Pages

7.12.11

Gerçek yüzümü ortaya çıkaran Mim!

  Canım Kibritci Kız beni mimlemiş =) Çok teşekkür edip hemen düşünmeye ve yazmaya başlıyorum. Mim'in konusu; "Kendimiz hakkında 7 gerçek". Yalnız ben gidip yorumda 10 gerçek yazmışım nasıl dikkatli baktıysam haha. Neyse artık. Bunu bir hayat memat (böyle mi yazılıyor bilmiyorum) meselesi haline getirip beşbuçuksaat düşündükten sonra kendimde anlatmaya değer bulduğum 7 tane şeyi yazıyorum yesss!


1.Ben bu "dahi" anlamına gelen -de ve -da'ları ayrı yazmayan insanlara karşı takıntılıyım. İsterse Brad Pitt olsun bunları ayrı yazmıyorsa gözümde hiç değeri yoktur. Bi de ilgi eki -ki de önemli yani. Kısaca gitsinler birer "Türkçe'mizi güzel kullanalım" kitabı alsınlar ya da Kızılay bunu dağıtsın bence evet.


2.Tanıştığım erkeklerin-özellikle bu insanlar sevgilim olmaya adaysa-, edebiyatçı kişiliğim sağolsun, her söylediklerinin altından bir şey arar, her yaptıklarını kafaya takarım. Üzerine günlerce de düşünürüm.

Buraya kadar okuyanlar ruhsal ve mental problemleri olan, takıntılı bi manyak olduğumu düşüncekler ama valla değilim tanısanız aslında seversiniz ehuehu.



3.Besmelesiz yatağımdan çıkmam. İnanmak, sığınmak güzeldir.


4.Oje sürmek bir yaşam biçimidir benim için. Ojesiz çıkmam gibi bir iddiam olmasa da yeri benim için çok önemlidir. Hazır kozmetikten girmişken olaya, hakkımdaki en önemli gerçeklerden birini daha söyliyim. Beni göz kalemi sürmemiş halimle gören insan sayısı çok azdır. Yanlışlıkla denk gelmiş olanlardansa zaten haber alınamamakta.


5.En kıytırık dersin sınavına bile heycan yapar, sorular önceden verilmiş bile olsa en az bir cümleye bakmadan sınava giremem. En basit sınavlara bile girmeden önce heycan yapar, oraya buraya napcaz lannn nidalarıyla sataşırım.


6.Yatağımın üstünde 3 tane ayıcık bi de fare oyuncağı var. İtiraf ediyorum onları ailemin fertleriyle özdeşleştirdim ve bu konuda çok hassasım. En büyük kahverengi ayı babam, sarı renk daha küçük olan ayı annem, eski sevgilimin hediye ettiği beyaz güzel ayı ben, pembe fare de kardeşim. Bu konuya öyle inanmış durumdayım ki, sarı ayıcık yere düşse "annem yere düştüüüüüü alın lan hemen onu yerden" falan diyorum. Bir gün o oyuncaklardan biri kaybolsa, ömrümün geri kalan kısmını o ayıcığa ne olmuş olabileceğini düşünerek geçirebilirim.


7.Zayıf omuzlarım ve ince belli bardağı aratmayan innncecik belim altında bulunan tepsi kadar bir popom var ve ben onu eritme konusunu çocukluğumdan beri takıntı haline getirmişimdir. Aslında o kadar tepsi kadar değil, ama takıntı ya, bana öyle gibi geliyor işte. Spora başladım ama hele bir istedğim şekle girerse dünyanın en mutlu insanı ben olurum heralde hehe.


İçimden geldi bi de son bir gerçek/itiraf da ben ekleyeyim.


8.Meraktan mıdır nedir bilmem ama eski sevgililerimin facebook profillerine her gün bir girip bakıyorum nolmuş napmışlar diye.


Hastalıklı bir ruhu olduğunu düşündüğünüz Larien umuma açık bir yerde bütün kirli çamaşırlarını ortaya serdi ve şu kişileri de aynısını yapmaya çağırıyor;


Sparrow
crazywomanrosemary
Lirean
Cessie
StummScream
ebruhu.
Sinyor Serüvenci
jano
İrem Yılmaz

6.12.11

Hoşgeliniz, sefalar getiriniz

  Yıllar önce ortaokula gidiyordum. Kendimi bilmeye başladığımdan beri yanımda birkaç tane arkadaşımı hatırlarım. O zamanki arkadaşlığımız başkaydı. Bir gül vardı, bir de giz. Her ama her okul çıkışı bize gelirlerdi. Sabahçıydık. Aynı sokakta oturuyorduk. Hepimiz okuldan çıkar evlerimize giderdik, gizle gül giyinip bize gelirdi, akşam anneleri gelip alana kadar da bizde dururlardı. Her ama her gün. Gülün ailesiyle problemi yoktu ama gizin vardı. Çok yakın değildi ailesine, problemleri vardı ve biz gizi benimsemiş, ona faydalı olmak, yardım edebilmek için elimizden geleni yapmıştık. Hatırladığım kadarıyla bile en az 4 kere tatile giderken yanımızda götürmüştük onu. Her gittiğimiz gezmeye onu da götürürdük. Bizle yer, bizle içerdi, bizle gülüp eğlenir, bizle dertleşirdi. Her şeyini bizimle paylaşırdı.


  Onunla bütün abuklukları yapmışızdır. Birbirimizsiz tuvalete gitmezdik. Mecazi anlamda değil, bildiğin çişimizi yapmaya bile mutlaka beraber giderdik. L şeklindeki banyoda tuvalete kimin ihtiyacı varsa o otururdu, diğerimiz de tabure alır biraz uzağa yarı görünür yarı görünmez şekilde otururdu. Oturur sohbet ederdik işerken. Birbirimizi don atlet görmüşlüğümüzden, bitlerimizi ayıklamaya kadar her türlü absürdlüğü yapmışlığımız vardır. Koca yaşımıza rağmen salak salak oyunlar oynardık. Ben yere yatar ayaklarımı havaya kaldırır üzerinde bir yastık koyardım, giz de karnıyla ayaklarımın üzerindeki yastığın üzerine dururdu, elele tutuşur birbirimizi sallardık öyle.

  Giz karpuz yerken kendinden geçerdi veya kendini unuturdu. Sürekli fazla kaçırır, yarım saat tuvaletten çıkamazdı. Ben o zamanlar yanına gitmezdim çünkü bok kokardı hep. Bir gün yine karpuzu fazla kaçırdığı bir gün o salak oyunumuzu oynamaya karar verdik. Çok eğlenir geberene kadar gülerdik oynarken. Karpuzlar ve gülmeler birleşince ben de gizin karnına ayaklarımla baskı yapınca giz bildiğin altına yaptı. Benim kıyafetlerimden birini gidip eve gitti koşa koşa ve güle güle. Birçok geceler bizde kalmıştı. Her bir bokumuzu bilir, tüm dertlerimizi paylaşır, en ufak konuları bile beraber saatlerce hatta bazen günlerce konuşurduk. Beraber günlük tutup şiirler yazardık. Hoşlandığımız erkekleri ayarlamaya çalışırdık.

  Biz büyüdük, ortasona geldik. Kardeş gibi olmuştuk hep o zamana kadar. Onun dersleri çok iyi değildi. O düzliseye gitti ben süperliseye. Önce haftada bir görüştük mutlaka, sonra ayda iki kere, sonra ayda bir kere, sonra iki ayda bir kere, sonra yolda denk geldiğimizde, sonra da kırk yılda bir görüşür olmuştuk. Birbirimizin hiçbirşeyinden haberimiz yoktu artık. Kopmayı ben hiç istememiştim. 40 milyon kere onu çağırmış olmama rağmen o beni evine hiç çağırmamıştı. Ben çağırdım o gelmedi, ben yaklaştım o yaklaşmadı. Üzüldüm.. Sonra bir zaman geldi üzülmemeye başladım, önemsememeye de. Zaten yeni arkadaşlarım da vardı. Ama onun bu yaptıklarına inanamamıştım en başta. Öyle bir arkadaşlık nasıl olur da bu hale gelebilirdi? Hiç mi içi gitmemişti, hiç mi çabalamamıştı kopamamzya? Çok zor değildi, aynı sokakta oturuyorduk. Önce kırıldım, kızdım. Sonra umrumda bile olmadı. Ve yine sonra şöyle düşündüm; Yokluğu hiçbir şey değiştirmeyenin, varlığı da gereksizdir.

  Birkaç gün önce nişanlandı. Bense yaşadığımız onca şeye rağmen, uzaktan bir tanıdığıymış gibi sandalyede oturdum. Bir zamanlar birbirimizin hoşlandığı erkeklerin kafalarında kaç tel saçları olduğunu bilirken, şimdi, nişanlısı olcak çocukla merabalaşmışlığım bile yoktu. Benden daha samimi olduğu ama evlendikten sonra kocasının onu izole ettikten sonra görüştürmeyeceği ortak arkadaşlarımızdan birine kanka derip duruyor. Ama ben buna hiç üzülmüyorum.

  Gizle arkadaşlığımızın gidişatından öğrendiğim şey bana çok yardımcı oldu. Yenmiş onlarca kazık, yaşanan sayısız satış ve gösterilmeyen önemlerde hayal kırıklığına uğramamam için bağışıklık kazanmama yardımcı oldu. Ondan gördükten sonra, herkesten her şeyi beklemeye başladım. Bağışıklık kazandım da, artık kimse beni kolay kolay üzemiyor, yaptıkları yaralayamıyor. Çünkü ben zaten herkesten her şeyi bekliyorum, ya da çok iddialı olmayayım da, üzseler, acıtsalar bile şaşırtmıyorlar beni. Çok insanı çıkartmaya alıştım hayatımdan. Biri geliyor biri gidiyior. Şimdiye kadar çok da kalıcı olan biri oldu gibi de gözükmüyor.


  Umarım bundan sonrasında bu düzen bozulur, gelen herkes sefalar getirir ve öylece de kalır...

28.11.11

Katılıyorum evet

21.11.11

Supermassive black hole

  Sınavlardan mala bağladım artık. Her cümlenin altında specific meaning ve alt metin aramaya başladık bölümcenek. Paranoyaya bağladık, bi de bugünkü sınavda ebemizi gördük. Tam ortasındayım vize döneminin. Yarısı bitti yarısı kaldı, önümüzdeki sınavlara bakıciğiz. Bi de bugün seçmeli coğrafyadaki bitki türlerinde kserofil ağaçlar yerine hidrofil ağaçlar yazdım. Hoca çok gülücek okurken.

  Bunların dışında içimde supermassive bir black hole varmış gibi hissediyorum. Bi boşluk var da anlamadım neden. Çimento döksem dolar mı acaba? Bence dolar, evet mantıklı.

  İnsanlaarrrr, ahh ah insanlar. Hepiniz ne kadar karmaşıksınız. Hepiniz ne kadar riyakar ve çıkarcısınız. Hepiniz başkalarının hakkında iyi kötü birşeyler düşünüyorsunuz eminim ama sadece birkaçınız kötü olanlarını adamın yüzüne söyleyebilecek kadar saf ve patavatsız olabiliyorsunuz. Niye böylesiniz kardeşim? Ben neden sizler içinden hiç, art niyetsiz, iyi kalpli, düşünceli olanlarınızdan bulamıyorum? Birkaç tane var sanırım aslında ama bunları gördükçe sonra onlardan da şüphe duymaya başlıyorum. Sıkıldım lan herkese tek kaşımı kaldıran düşünceli bakışımla bakmaktan.

  Kaşınmaya da devam ediyorum öküz gibi. Her gece en az bi kere uyanıyorum kaşınmaktan of. 

Bazen karşısına dikilip, "Bir zamanlar saçları gür, zayıf ama biçimli vücutlu, mutlu, yüzünde gülümesemesi olan biriydin. Harcadın kendini, bitirdin. Noldu sana? Beddualarım mı tuttu yoksa?" demek istiyorum. Üzülüyorum onu öyle görünce. Neden üzülyorum ki mal mıyım? Ama üzülüyorum işte. Bu kadar da dengesiz bir insanım ben de. Ama en azından riyakar değilim.

15.11.11

Durun!!!

  Noluyor bugünlerde hayata anlamıyorum. Hatta bugünlerde değil de, bu yıllarda. İş yoğunluğundan mııı, bişilerin peşinden koşturmaya çalışmaktan hayatı dolduran ufak şeylere vakit ayırmanın gereksiz olduğunu düşünmekten miii, üşenmekten mi, istememekten mi bilmiyorum ama hiçbir şeye vakit yetiştiremiyorum gibi geliyor. Hatta geliyor değil, direk öyle yani. Artık yazın olduğu gibi full-time çalışmamama rağmen hala hiçbir şeye yetişemiyorum. Ne arkadaşlarımla çıkmaya, ne bloga yazı yazmaya, ne eskiden deli gibi kitap okuyan biri olarak kitap okumaya, ne tv izlemeye, ne internette dolaşmaya adam gibi vakit ayıramıyorum. Parça parça hepsinden yapmaya çalışıyorum ama o zaman da siktiriboktan bişey çıkıyor ortaya. İstemiyorum öyle olmasını. Neden böyle oluyor anlayamadım bir türlü. Kafam onmilyonlarca parçaya bölünmüş gibi hissediyorum. Candan Erçetin'in dediği gibi, parçalandım ve her bir parçamı ayrı yere sakladım, ama hepsini yerlerinden çıkartıp birleştirip sırayla istediklerimi tam manasıyla yapamıyorum bir türlü. Buluşma ayarlamamı bekleyen 1425146 tane arkadaşım, okunmayı bekleyen 2671527 tane kitabım, temize geçirilmeyi bekleyen 7127815251561 tane notum ve okunması gereken 40milyon tane dersim var. Ve ben aslında bütün gün adam akıllı hiçbir şey yapmamış olmam rağmen bunların hiçbirine yetişemiyorum. Ya zamanımı verimli kullanamıyorum ki onu nasıl yapıyorum bilmiyorum, ya da ben anlamadan saatler 60 dakika olmaktan çıkıp 6 dakikaya indi. Kafam çok yoruldu. Bedenim değil, kafam yoruldu. Aklımda yapamadığm sürüyle şey var ve hepsi toplaşıp nöronlarımı yediği için hiç de iyi hissetmiyorum.

Hey lanet olası, senin neyin var dostumm?!

Bazen diyorum ki, dur bakalım okul daha yeni açıldı, iş saatlerim yeni yeni oturuyor, daha düzenimi kuramamam ondan. Yok lan, yalan o. Okul açılalı 1 ayı geçti ve yine 1 aydır haftada 3 gün işe gidiyorum. Okul saatlerim zaten sabit. E nedir o zaman benim bu problemimin kaynağı??? Çoğ kötü hissediyom blog. Hep birşeyleri erteliyorum. Hep birşeyler yarım kalıyor. Önceliklerim birbirine girdi, yapmak istediklerimse onları yalnızlıklarına terkettiğim için bana karşı kin dolular. Saatler benden korkuyorlar ve benimle gözgöze gelmemek için hepsi önümden birbiri ardına hızlıca geçip gidiyorlar. "Durun kaçmayın, niyetim size zarar vermek değil" diyorum ama dinlemiyorlar beni. Çünkü duyduklarına değil, baktıklarında gördükleri kafası 5bin parçaya bölünmüş ve suratında garip bir şaşkınlık ifadesi olan kızın görüntüsüne inanıyorlar.

8.11.11

Hepsi aklımın içine girmiş

  Hiçbir şeyin değişmediği hayatımla yeniden karşındayım blog. Dur bi! Yok lan, bissürü şey değişmiş aslında.

Öncelikle hayatımda olmasının gereksiz olduğunu düşündüğüm bikaç kişiyi daha hayatımdan çıkarma kararı aldım. En sevdiğim sözlerden biridir; "Yokluğu hiçbir şey değiştirmeyenin varlığı gereksizdir." Birçok akrağbağmdan hala nefret ediyorum.

Sonralıkla gül hastası olduğumu öğrendim. Kendisi iğrenç bişi, Allah kimseye vermesin. Manyak gibi kaşınıyorum bi de üstüne bütün bedenim bir ineğin derisini andırıyor. Heeeerr yerim nokta nokta oldu, deli gibi kaşınıyo. Hatta iş yerinde müşterilerin yanında bile kaşınıyorum, napıyım. Sıkıntıdanmış, aman tanrım çok şaşırdım! İlaca başlayalı bi haftayı geçti, gram etki etmedi böhüü =(

Bi de güzel bişi oldu. Hayatımda ilk defa birisi bana çiçek gönderdi. Hem de iş yerineeeeee. Patron da yanımızdaydı o kötü oldu biraz, adamın teki elinde kocamaann bir cam vazo içinde (saydım) 60 tane gülle geldi. Hommm kime geldi acabaaa diyen dedikoducu kişiliğimi açığa çıkarmışken adam, zst (21) demez mii! Baya bi şaşırdım tabi, ne alaka lan diye, ama banaymış hakkaten. Hayatımda ilk defa biri adresime yani işimin adresine ama olsun, çiçek yolladı. Ay çok hoş bi duyguymuş. Sparrow şimdi çatlıcak, yorumda hemen sorucak; "kim lan oooo???" diye ama banane sölemicem işte nihahaha.

Gidiyorum blog. Çok şımardım, sıkıntıya giremiyorum. Lakin stres, heycan yapınca, üzülünce veya bilmem kaç tane şey olunca kaşıntım artıyo. Doktor stres yasak dedi. Ve de artık her adımımın sonrasını düşünmekten sıkıldım. Belki ondan bu hale geldim. Yaşadığım anımın tadını çıkarmak istiyorum artıkın. Evet yapcam bunu.

Buna 415426142 tane yazısında yine ve yeniden karar verip uygulayamayan Larien, yine ve yeniden boş heveslerle gaza gelip gitti...

31.10.11

Hortladık geldik =)

  Şimdi biz geçen Ekim miydi neydi, Forum İstanbul'a dolaşmaya gitmiştik. Annem Zehra ben, dolaştıktan sonra acıktık, dedik birşeyler atıştıralım. Bi masaya oturduk baktık bizim masanın son tarafında iki kız. Ama kızlar korku filminden fırlamış gibiler. Yırtık file çorapları, mini etek ve mor kolları vardı. Makyajları akmış, sanki dayak yemişler saçlar başlar birbirine girmiş. Herkes öcü gibi bakıyor kızlara. Annem de canım benin kızları görünce yüreği ağzına geldi "kalkın çabuk başka masaya geçiyoruz" dedi telaşla. Neyse tabi biz dik dik bakışlarımızı belli etmemeye çalışarak, lokmalar annem tarafından boğazımıza dizilmek suretiyle hızlı hızlı yiyip kalktık. Tam nolmuş lan onlara öyle diye düşünürken, hatta bunu girdiğimiz mağazada çalışan kişilere bile anlatırken, onların bi gösteri için öyle giyinmiş olduklarını öğrendik. Meğersem Michael Jackson anısına her yıl Thriller şarkısı eşliğinde böyle manyak gibi giyinip korkunç makyajlar yaparak Dünya'nın her yerinde aynı saatte zombiler mezarlarından kalkıp dans ediyorlarmış. Neyse biz "aaaa ne ilginç" filan deyip geçtik gittik.

  Sonra bir baktık, açıklık bir alanda bir sürü insan dans etmeye çalışıyor. Gösterinin provası varmış sabah, akşam da -hatta gece- Dünya'yla aynı anda dans etceklermiş işte falan. Hatta isteyenler de katılıyormuş, hocalar hızlıca onlara hareketleri öğretiyormuş ve hepberaber dans ediyorlarmış. Ama yeni katılanları bi görsen, zaten beceremiyolar komik komik hareketler yapıyolar, insanlar da meraklı bakışlarla etraflarını sarmış onları izliyor bir yandan da gülüp dalga geçiyor. Ben de tam gidip bakayım dalgamı geçeyim diye düşünürken kardeşimi üstümü başımı çekiştirirken buldum. "Nooooollurr ablaaağğğğ, biz de katılalııımmmmm" dedi. "Maaaaaanyak mısın be gelmem ben rezil mi edicem kendimi milletin içindeeeeeğğğ?" diye hiddetlendim. Ama sonra noldu? Kendini kayıt kuyruğunda buldum.

  Neyse katıldık filan, o milletin etrafını sardığı ve demin bahsettiğim hissiyatlar içinde izlediği noktada geçtim arka köşelerde bir yerlere (arka köşe de yoktu ki) hocanın gösterdiği hareketleri yapmaya başladım. Of ama keşke en azından suratımda zombi makyajı olsaydı da tanınmasaydım o zaman rahat ederdim. Biz çalışırken, annemler de garibim 6-7 saat mahsur kaldılar orda bizim yüzümüzden. Dünya'yla aynı anda olacağı için gece 2'ye denk geliyordu toplu saat. Kanada'ya göreymiş, tabi orda millet poposunun istediği vakitte yapıyor bizi düşünen yok! Milyon tane provadan sonra makyaj yapmaya götürdüler bizi. Küçücük camsız bir alanda 261425124 kişi hep birlikte boğulalım da zombi olayımız daha gerçekçi olsun dedik. Uzuuunn kuyruktaki bekleyiş sona erince adaşım olduğunu öğrendiğim bi kız makyajımı yaptı, daha doğrusu yüzümü boyadı. Neyse çıktık yukarı falan, daha bir havaya girdik tabi. O yea naber adamım ben zombiyim ayık ol ona göre filan moduna girdik. Birkaç provadan sonra nihayet saat 2 oldu ve geri sayım başladı, sonra dünyayla aynı anda, bilmem kaç on tane yerle aynı anda dansımızı yaptık. Bitiminde herkes havalara uçtu sanki dünyayı kurtardık, millet birbirine sarıldı, ben de ayıp olasın diye birkaç el çırptım falan.

  Dönüşte taksiye bindiğimizde şoförün yüzündeki ifadeyi ömrüm boyunca unutamam heralde ehehe. Eve gelip bi saat boyalarımızı temizledik ve banyoya girdik. O sıralar tabi bok kokulu apartmandaydık. Sigortalar atıp duruyordu banyodayken, özellikle de ben banyodayken. İlk o gece atmıştı lanet olası şey. Ben o soğukta boyalarımın yarısı akmış ve köpüklü bi vaziyette titreyerek çıkmıştım banyodan ha bi de küfür ede ede. Sonra bir şekilde tekrar banyoya girip temizlenip uyuduk. Ertesi gün ne kadar Thrill The World şeysi varsa Facebook'ta hepsini beğendik, gruplara katıldık hatta bir sonraki sene için önkayıt formunu bile doldurduk. Resimlerden kalan birkaç tanesini -birkaç tane çünkü esrarengiz bir şekilde, babamın telefonuyla çektiği onlarca resim kendiliğinden silinip gitmişti- Facebook'a yükleyip, albümün adına da "Thrill The World devamı gelecek :D" koymuştum. Bir süre sonra Youtube'da official videoyu bulduk, bi de ne göreyim?! Daha doğrusu ne görmeyeyim: Kendimi! Lan Allah kahretmesin, kafamın ucu bile gözükmemiş onca kişinin arasından. Nasıl üzüldüm nasıl içerlendim anlatamam. Kardeşim o küçük zombicik haliyle çok ilgi çekici ve şirin(?) gözüktüğü için onu en öne koymuşlardı, o yüzden o her saniyede gözüküyordu. Neyse diyip bağrımıza taş basıp bir sonraki sene için umutlu hayaller kurmaya başlamıştık...

  Veeeeee işte günlerden o gün geldi çattııı! Dün gece sabahın 4'ünde, evet 04.00 olan, (bu kısımda Kanada'dakilere küfürler geliyor) gösterimizi gerçekleştirdikkk! Hatta saatlar tam da o anda geriye alındığı için fazladan bir saat daha bekleyip, eski saate göre 5'te dansettik. Bu yılki gösteri alanımız Ortaköy Meydanı'ydı. Evet biz de zatüreden ölürüz o saatte deniz soğunu yedikten sonra, tam zombi oluruz diye düşündük ama çok şükür şimdilik bişi yok. Bu yıl geçen yıl yaptığım reklam çalışmaları sayesinde, zombi alemine kuzenim, kuzenimin arkadaşı, iş arkadaşlarımdan biri, sınıf arkadaşlarımdan biri ve onun iki arkadaşı vee tabi ki Sparrow olmak üzere bilmem kaç yeni zombi kazandırdım.

  11'de ordaydık, hazırlık yapıyordu herkes. Daha kostümleri giymeden makyajları yapmadan bikaç prova yaptık, tabi arada dansı hiç bilmeyenler dolu. Ayağıma basan, suratıma çarpan gırla. Herkes yaşasın zombi olucaaaz modunda gezerken biraz vakit geçti ve gruplar halinde makyaja gittik. Afife Jale'yi tahsis etmişlerdi bize makyajların yapılabilmesi için. Kuzu kuzu efendi zombi adayları olarak sıramızı bekledik, sonra dikişler atıldı, kaşlar yarıldı, kanlar akıtıldı hatta kimimizin kafası kopartıldı ve makyajımız tamamlandı. Kıyafetlerimizi de giyince tam birer zombi olduk, bi mezardan çıkıp dans etmesi kaldı. Meydana geri döndük ve beklemeye başladık. Etraftan hangi beyinsiz şikayet ettiyse, polis geldi ve 4'e kadar müzik açmamızı yasakladı. Tabi çoğunluk müzik olmadan dans etmek istemediği için herkes bir kenara dağıldı ve oturup beklemeye başladık. Ama gecenin köründe Ortaköy sahilinde hava nasıl olur? Tabi ki dondurucu ötesi. Hareketlerimiz azalmaya başlayıp oturduğumuz yerden kalkmadıkça kıçımız çok fena dondu. Titremeye başlayınca dolanalım azcık, müziksiz oynayalım hatta diye kalktık, baktık ki ilerde ufolar yanıyo. Gittik hemen dibine girdik. Saatler ilerleyip hala kimseden ses çıkmayınca kardeşim annemin kucağında uyuyakaldı. Geçen yılın acısını çıkarmak için 718672321 milyon tane foto çekme amacı olan ben olarak yorgunluk, uykusuzluk ve üşümeyle hiç fotoğraf çekesim veya çekilesim gelmedi. Elimin içindeki fotoğraf makinasını, içine soktuğum cebimin içinden çıkarmak o kadar zor geldi ki anlatamam.

  Neyse ite kaka saat yaklaştı, müzik yasağımız kalktı ve prova yapmaya başladık. Yine geçen senenin acısıyla gittim taa en öne, baktım fazla ön, ikinci sıraya geçtim. Zaten en önde hocalar durcakmış. Birkaç provadan sonra saatimiz 4, eski saatle 5 olunca geri sayım başladı veeee dirilerek mezarlarımızdan çıktık. Anam o mezarlar da ne kalabalık öyle, bütün zombiler birbirinin üstüne yattı. Hele Sparrow bir ara gözükmüyordu üstüne yatan insanlar yüzünden ahaha. Kalktık, dans ettik dans ettik dans ettik. Havaya girdik, mutlu olduk, dans ettik.

  Çok ama çok zevkliydi. Bu yıl geçen yılkinden kat kat daha muhteşemdi. Hem tecrübeliydik, hem de değerini biliyorduk olayın. Böyle bir deneyim kaç kere yaşanır? Şu sıradanlığın dibine vurmaya meraklı hayatta bunun gibi çılgınlıklar da olmasa, yaşanmaya değer mi ki? Ailemin de benim gibi düşünmesi şansına da sahip olduğum için bu tip şeylere katılabiliyorum. Ve evet hayatı daha zevkli hale getiriyoruz. Şimdiye kadar yazılarımda hiç "sevgili okuyucularım, blog pıtırcıklarım, canım takipçilerim hatta 'siz' " bile demedim, hep "blog" diye bloguma hitap ettim ama kendi çapımda bir ilki gerçekleşitiriyorum; yazılarımı okuyan, gerçekten takip eden kaç kişi vardır bilmem ama burdan bunları okuyan herkese sesleniyorum. Seneye tekrarı olacak bu etkinliğe her ama herkesin katılmasını şiddetle tavsiye ediyorum. Hiç pişman olunmuyor hatta zevkten dört köşe bile olunuyor, yaşandı ve onaylandı! =) 

  Bir de düşündüm de kendimi artık ifşa etmeliyim. İşte fotolaaarrrrr (yani ufak(!) bir kısmı);


Kardeşim zombi



En sağdaki Sparrow, yanındaki zebra kılıklı ben :P


Havalı zombiler (H)


Sarı dişler..

Uyuyakalan zombi prenses


Hem Samsung reklamı, hem kendi reklamımız :D

Ve organizasyonun Facebook linki; http://www.facebook.com/#!/ttwistanbul

25.10.11

Görmeyeyim kaybettiğimi..

  Kolumun uyuşukluğunu hissederek hıçkırıklarla uyandım. Ağlıyordum. Rüya bitmiş ama aklımda bıraktığı izler tüm sıcaklığıyla duruyordu. Kavuruyordu hem kalbimi hem aklımı... Rüyaydı sonuçta, bitmişti. Ama aklımda bıraktıkları, uzun bir süre çıkmacayaktı.

  Bir yerlere gidiyoruz amcamın minibüsüyle. Mola veriyoruz, bir avmnin en üst katında yemek yiyoruz annem, yengem ve ben. Annem sigara içmeye gidiyor, bekliyorum bekliyorum yok. Sonra sinirlenip kalkıyorum annemin de eşyalarını yanıma alarak, aklımda minibüse inip onları orada beklemek var. Tam kalktığım anda annemle yengemi görüyorum gelirlerken. Ben tavrımı sürdürerek önden gidiyorum onları beklemeden. Asansörü çağırıyorum, en aşağı ineceğim yerde en yukarı çıkacağım. Asansör geliyor ama yarısı yukarıda kalmış, çekerek indiriyorum kendi hizama. Biniyorum, asansör bomboş, en yukarı çıkıyorum zaten en yukarki kattan binmişken. Sonra birsürü insan biniyor asansöre, ben iniyorum, baktım ki yanlış kattayım geri biniyorum. Birsürü insan aşağıya iniyoruz. Dakikalarca, kilometrelerce sürüyor inmemiz. Asansör camından dışarı bakıyorum, yollar geçiyor, deniz görüyorum uzaktan, birsürü araba geçiyor sağdan soldan, arabanın birinde komşularımızdan birini görüyorum hayal meyal. Yollar geçmeye devam ediyor, zamansa akmaya... En alt kata geliyoruz, asansörden iniyorum. Ne minibüs var, ne de aklımda en ufak bir düşünce kırıntısı. Sap gibi ortada, daha önce hiç görmediğim, bilmediğim yere bakıyorum olduğum yerde dönerek. Yerler, yollar, binalar bambaşka. Neredeyim ben diyorum, yolumu bulmaya çabalarken..

  Kısa bir süre sonra yol tabelasını görüyorum. ANKARA yazıyor kocaman. Ciğerimi deliyor sanki o yazı aklıma idrak ettiği anda. Nasıl olur diyorum. Nasıl geldim ben buraya, neler oluyor diyorum. Deliler gibi etrafa koşturuyorum, yolumu bulamıyorum. Neler olup bittiğini dahi hatırlamıyorum. Birilerine anlatıyorum durumumu, yolumu bulamıyorum yardım edin çıkış yolu nerede diyorum. Bir kadın kocasıyla yanımdan geçerken bir zarf uzatıyor içinde para olan. Al diyor bu yardımcı olur belki yolunu ararken, ihtiyacın olur. Reddediyorum parayı, kimin umrunda olur ki o anda para. Etrafındaki herkesi, yolunu, düşüncelerini kaybetmişken, para... ne gereksiz bir şey. Sonra başka birisi bir bilgisayar gösteriyor bana, al burdan bak istersen diyor. Haritalar, yollar, karışık şeyler. Sonra telefon açmak geliyor aklıma, annemin numarasını tuşluyorum önce. Bekliyor bekliyor ve sonra bir telesekreter çıkıyor. İşte o anda, duyduğum anda bütün bedenimi yakıp kül eden, başımdan aşağı kaynar su döken ve hayattaki diğer herşeyin önemini kaybettiğini anlatan cümleler dökülüyor ağzından telesekreterin.. Siz 45 yaşındayken, annenizi kaybettiniz! Başım dönüyor, gözlerim kararıyor. Ruhum, aklımı da beraberinde alıp yorgun bedenimi bir saniye düşünmeden bırakıp gidiyor. Sonra babamı arıyorum telaşla, yine aynı telesekreter. Babanızı da annenizi kaybettikten 3-4 yıl sonra kaybettiniz. O an kelimeler uçup gidiyor, etraftaki herşey canımı acıtmaya başlıyor, aldığım nefes boğazımı yakıyor, yaşadığım her saniye bana ıztırap veriyor.

  Yanımda birisi var tanımadığım, noldu diyor. Ben 45 yaşımdayken annemi, sonra babamı kaybetmişim diyorum, ama hiçbir şey hatırlamıyorum. Kardeşimi arıyacağım ama numarasını bilmiyorum diyorum. En son asansöre binmeden önce 9 yaşındaydı çünkü, cep telefonu yoktu. Sonra gelecekte olduğumu anlıyorum. Ayna yok etrafta, ama biliyorum dış görünüşümün 21 yaşımdakinin aynısı olduğunu. Sadece hayatımdaki en önemli insanları kaybettiğim yaşı biliyorum. O anki yaşımı bilmiyorum, 45'ten fazla olduğumu biliyorum. Hiçbir şey hatırlamıyorum. Herşey, herşey anlamını yitiriyor, hıçkırarak ağlamaya başlıyorum, sesim çıkmıyor. Sesim çıksın diye bedenimi uyandırıyorum ve ağlıyorum.

Uyanıyorum..

Ağlıyorum, yüksek sesle, hıçkıra hıçkıra. Uyanmaya başlarken başladığım ağlamamı uyandığım anda kısa süre içinde sonlandırmama alışkın olan annem yanıma koşuyor hemen. Ama ağlamam durmuyor. Daha yüksek sesle ağlıyorum, daha çok hıçkırarak. Noldu diyor annem, yine kim öldü diye soruyor gülümseyerek. Biliyor çünkü ben sık sık böyle ağlayarak uyanır ve sen öldün anne/babam öldü anne/kardeşim öldü anne diyerek ağlardım. Hemen anlatamadım ağlamamı bastıramadığım için. Kendimi sıkmaktan vazgeçtim, çekinmeden ağladım bağıra bağıra. Sarıldı bana, geçti annem dedi, geçti... Babam da geldi yanımıza, kardeşim okulda olduğu için koşup, noldu ablacım diyip sarılamadı. Annem geçti diyordu, geçti.. Ama rüyamdaki her bir lanet olası ayrıntı aklımın her köşesine nüfus etmiş, bana işkence etmeye devam ediyordu. Aklımı yerinden oynatıyor, ruhumu öldürüyordu.

  Ağladım, ağladım... Sonra sakin olmaya çalışarak anlattım rüyamı. Aman be kızım, rüya işte dedi. Deli misin kızım bak benim bu yaşımda ne annem var başımda ne babam dedi, oh ne güzel işte 70'i görüyormuşuz daha ne istiyorsun dedi, aaaa ama baban benden sonra mı ölüyor, zaten 3 yaş büyük benden aşkolsun beni ondan önce öldürüverdin diyor, ah be kızım rüyalar gerçek olsaydı şimdi zengin olmuş villada oturuyorduk diyor, keşke rüyan gerçek olsa baksana taaa ne kadar daha yaşıcakmışız diyor. Dediği hiçbir şey teselli etmiyor beni. Kulağımda hala aynı tekdüze ses. Kaybettiniz.. Her aklıma geldiğinde gözlerimi dolduruyor. Hayat anlamsızlaşıyor. Ailemsiz hiçbir şeyin önemi olmadığını anlıyorum bir kez, bir kez daha. Hep aynı anda ölmeyi diliyorum onlarla, ölümlerini görmemeyi. Rüyadan sonra bu isteğim daha da güçleniyor. Ya da ölmeyi düşünüyorum, onları kaybettiğim anda peşlerinden gitmeyi.

  Yazarken 3 nokta bile koyamıyorum cümle sonlarına, sanki sonsuza kadar sürüp gidecekmiş, devam edecekmiş gibi geliyor o kötü düşünceler. Korkuyorum, aklımdan çıkmıyor hiçbir ayrıntı. Doluyor gözlerim hatırladığım anda. Absürdlüklerine alıştığım rüyalar gibi amaaaannn rüya işte deyip geçemiyorum. Nerden çıktığını anlayamıyorum. Görmemiş olmayı dilerdim. O ruhumu emen acıyı, yaşarken, yaşarlarken tatmamayı dilerdim. Aslında yaşamazlarken tatmayı hiç dilemiyorum zaten, ne diyorum ben böyle? Gerçekte o acıyı çekmemeyi diliyorum. Bencilim ben, onların acısını çekmektense, başkalarının arkamdan acı çekmesini isteyecek, buna göz yumacak kadar bencilim.

  Gitsin, nolur. Unutayım böyle bir rüyayı gördüğümü. Aklımdan, beynimden, kalbimden, ruhumdan, hala şiş gözlerimden, akmış makyajımdan gitsin her bir ayrıntı, unutayım hatırlamayayım bir daha..

15.10.11

Dönülmez geriye..



Helal olsun, aşkolsun
Gözlerimde yaşlar
Durmadım, dönülmez geriye...

13.10.11

Nothing at all

Whenever I see, it is actually always the same.
Every time, everytime, every fucking time...
And I hate it.
I am fed up with this thing.
I want it leave me, I beg it to leave me.
Sucking my blood inside my head.
But does ne'er care.
And I hate it.
Some other people exists, sometimes only one. Sometimes it is a lie.
Not sure.
Pissed off.
Fed up.
And I hate it.
Want it to give up.
I have nausea and I suppose it is because of this shit.
I am cold.
Could be a cure for this, next to me, maybe.
But it is impossible.
Even if it is possible indeed, it is not possible.
And I hate it.
Ne'er cares, never cares.
Don't wanna feel like that.
Beating, eating, sucking inside..
And I hate it.

"How passionately we love everything that cannot last; the dazzling crystallory of winter, the spring in bloom, the fragile flight of butterflies, crimson sunsets, a kiss and life..."

11.10.11

Kırmızı Başlıklı Post

  Çok pis benlik karmaşası yaşıyorum. Ev-okul-iş üçlüsü arasında Semih Saygıner'ın vurduğu bir bilardo topu misali gidip geliyorum. Bu hengame arasında yaşadığım birrrrbirinden ilginç, birbirinden eğlenceli.. şaka len şaka yok öyle birşey. İşte havadan sudan bişiler oluyo da yazmaya vakit bulamıyorum, nitekim ben ne zaman bi post yazmaya başlasam, o postu yayınladığımda aradan minimum 2 saat geçmiş oluyo, neden ve nasıl oluyo ben de anlamadım, evet.


  Neyse, beeeeen spora başladım! Eveeettt! Korkutucu bir hızla geoit şekline yaklaşmaya başlayan vücudumu bir an önce kontrol altına almam gerektiğine karar verdim ve bikaç arkadaşımın da gittiği bir spor salonuna kaydoldum. Ya aslında 38 bedenim yani o kadar da şişman değilim ama hocamın deyimiyle güzel ama orantısız bir vücudum varmış. Ben kendimi normal görüyorken spora başladıktan sonra obez gibi görmeye başladım. O yürüyüş bandının üzerindeyken kendime yandaki aynadan bi bakıyorum aman Allah'ım, sonra veriyorum gazı veriyorum gazı kendime. Hoca beslenme programı da verdi, du bakalım nereye kadar gidicek, nereye kadar götürebilecek bu spor işini şu en büyük özelliklerinden biri ayran gönüllülük olan Larien kulu? Ya bi de inat gibi şimdi diyet yapıyorum ya, normalde yemediğim içmediğim şeyleri çekiyo canım anasını satayım! Yiyorum ama doymuyorum gibi geliyo, hep ters psikoloji işte. Az yemem lazım ya, hayvan gibi acıkıyorum, aç geziyorum ortalarda. Ha bi de benim omurgam yamukmuş lan. Neyse onu da düzeltiriz dedi kaslı hocam.

  Geçen gün kuzenim geldi 2 gün bizde kaldı, bi değişiklik oldu. Benden 7 yaş küçük ama nedense çok iyi anlaşıyoruz. Bu benim onun yaşına inebildiğimden mi kaynaklanıyor onun benim yaşıma çıkabildiğinden mi bilemicem ama böyle iyiyiz yani kurcalamaya gerek yok. Böyle havdan sudan saçtan baştan filan bahsederken kendi saçını beğenmediğini, benimkini beğendiğini söyledi. Benim için de tam tersi. Koyundan farkı olmayan tiftik tiftik, şekle sokmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğu saçlarımdansa, onun iri dalgalı ve ince telli saçları bana daha hoş gözüküyor. Nedendir bilmem de insan zaten hep kendinde olmayan şeyi ister. Aklı hep yapmadığı şeyde, gitmediği yerde kalır. Kendinde olan birşeyi başkasında görünce beğenir ama kendine yakıştıramaz. Elde etmediği çekici gelir. Ne garip yaşam formlarıyız hepimiz...

  Aklıma gelmişken, annem geçen gün http:// varya, ona hepatit dedi, gülmekten yarıldım. <3 Annem forever!


  Bir de 20'lik dişlerim çıkmaya çalışıyor ama çıkamıyor ve zaten yemek yemekte zorlanmama sebep olan içleri belediye çukurlarını anımsatan azı dişlerim yetmiyormuş gibi, yeni çıkan dişlerin acısıyla hepten yemek yemekte zorlanıyorum. Bi de bu 20'lik dişler çıkınca hemen çürüyolarmış. Madem çüriceksiniz niye çıkıyorsunuz arkadaşım, hayır yani adama çektiriyorsunuz bi de.



  Şimdi bir de havalar soğudu, tam sevdiğim mevsime girdik. Bugün şemsiyemi kıran şiddetli rüzgarı saymazsak havanın durumundan memnunum. Bizim insanımız da çok komik vesselam. Soğuk hava bi cee desin hemen giyiyorlar botları, çizmeleri. Geçen haftasonu işteyken amma çok ugg giyen kız gördüm. Bi de üstlerinde kısakollular altta botlar filan, komikti. Sabır azcık ya, zaten yakında iyice donacak bi taraflarımız o zaman giyersiniz. İlkbaharda da bi güneş çıkıyordu, okulun bahçesinde mini şortlu kızlar görülmeye başlıyordu. İlginç şu tarz olmaya çalışan kişiler. Ben böyle gelenin gidenin üstünü başını incelerken bir çifte gözüm takıldı. (Bu kız orda milleti süzmekten işini yapıyor mu acaba diye düşünme hiç, birsürü satışım var maşallah inşallah) Aslında çift derken öyle normal olanlarından değil. Kadın bildiğin erkek gibi, adam da tövbe yarabbim adam demeye bin şahit ister o kıvrak yürüyüşü, yay gibi kaşları ve ağzında yuvarlanan konuşmasıyla. Tamam saygılıyım, geniş düşünmeye çalışıyorum hatta gay arkadaşlarım da var ama böylesi de bir garip oluyor ya. Kadın erkek gibi yürüyo, konuşuyo falan, adam da tam tersi. İstekdışı olanları demiyorum da böyle özentilik sonucu olanlaraysa hoş bakamıyorum. Hoş olmuyo yani. Neyse.

  Şimdi efendim ben kendimde birşey farkettim. Benim kendime karşı acaip biçimde bir inançsızlığım, güvensizliğim var. Yani birşeyleri başarıyorum, yapıyorum ama, sanki bu seferki şansa olmuş da, bir dahaki denememde başaramıcam gibi geliyor. Mesela geçen dönem vizeden 80 almıştım herkesin düşük aldığı bir dersten, herkes beni tebrik ederken ben yüksek almanın sevincini yaşayacağıma, "lan finalde napıcam ben, kesin düşük alırım, nasıl alıcam yine bu kadar yüksek?" diye düşünerek hem o güzel anın içine sıçmıştım hem de kendime karşı bir inançsızlığımı körük körük körüklemiştim. Çok kötü birşey ama ya. Bu ay satışlarım iyi diyelim, hooop bu sefer de "ya bi sonraki ay nasıl yapıcam ben yüksek satış?" diyorum. Halbuki bu ay nasıl yapmışsan sonraki ay da yapıcan dimi ama? Bi kere, iki kere, üç kere yapabildiysen birşeyi, 4. veya 5.sinde de yapabilirsin dimii? Yapabilir dimi? Ama bana öyle gibi gelmiyor. Evet, rahatsızım kabul de, nasıl düzelecek bu?

  Bugünlerde adam gibi uyuyamıyorum. Kafasını yastığa koymaya iki saniye kala uyuyan ve gece boyunca saniye gözünü açmadan fosur fosur uyuyan bi insan olan ben, gecenin köründe uyanıp duruyorum. Bi de karışık kuruşuk rüyalar görüyorum, zihnim öyle yoruluyor ki geriliyorum filan belki de ondan uyanıyorum. Ya evi kötü adamlar basıyor, ya ateş açıyor birileri ya da kesin hırsız(lar) giriyor evin heryerine. Ben camları kapıları kitlemeye çalışıyorum ama ben birini kitliyorum hırsız diğerini açıyor. Böyle gerginlik ve korku içindeyken uyanıveriyorum sonra hemen uyuyorum sonra yine uyanıyorum falan. Bi de normal insanların vücudunun 4te 3'ü su iken benim vücudumun 4'te 3'ü vesveseden oluşuyor. Gece yatmadan önce annemin ve babamın iyice kapayıp kitlediklerini bildiğim kapıları ve camları 1671826181 kere kontrol edip öyle uyuyorum. Dün gece bile odamın camını son 5 dakika içinde iki kere kontrol etmiş olmama rağmen, yatmadan önce bir kez daha kontrol ettim. Şizofren miyim, manyak mıyım, nasıl bir insanım bilemedim.

Şimdilik bu kadar.
Kib öptm ok by.

4.10.11

Destiny rules.

"Yaptığınız bir şeye pişman olmak yapmadığınız bir şeye pişman olmaktan daha iyidir."

  Öyle midir gerçekten? Kime veya neye göre eğer öyleyse? Ve ben de çok takılıyorum şu zamanlarda kader olaylarına. İnsan kaderini kendi belirler derler bazen, yani benim verdiğim kararlar mı şekillendiriyor geleceğimi? O zaman kaderimi ben mi belirlemiş oluyorum? Ya da kaderimi ben belirliyorsam, yanlış birşey ya da doğru birşey, yaptığım şey benim kaderimdeki şey oluyorsa, aslında benim aynen bu şekilde davranacağım önceden yazılmış mıdır kaderime? Yani ben belirliyorum sanıp da, aslında hakkaten öyle olup da, belirleyeceğimiz yön de önceden mi belli oluyor o zaman kaderimizde? Daha da türetebilirim anlayamadıklarımı. Kısa(!) keseyim.

27.9.11

Ortaya karışık

  Tamamen boş bir zihinle, ne yazacağını bilemeden parmaklarımı rastgele dolaştırıyoum sanki klavyenin üzerinde. Günler su gibi akıp geçiyor. Bitsin diye beklediğim 3 ayın sonuna geldim bile. Gün içinde bir sürü irili ufaklı düşünceler akıp geçiyor aklımdan. "Not alayım" diyorum, "bloga yazarım", ben not alana kadar müşteri geliyor. O müşterilerin de zaten 3'te biri mal, diğer birlik kısım mal ötesi, kalan 3'te birlik kısım normal sayılabilir gruba giriyor. Plazma tv'ye prizma diyenini mi istersin, ankastreye ankesör diyenini mi? Hatta geçen gün salak müşterinin biri, meraba hoşgeldiniz lafım üzerine "Biz dolaşıcaz sen işine bak" dedi. Biraz daha insani bi şekilde söyleyebilirdin aslında pis adam. Mal. Birlikte çalıştığım insanlar çok iyi, ortam güzel. Memnunum burda çalışmış olmaktan. Ama bitebilirsin de artık, 3 ay yeterliydi, sağol.

  İşe giderken müzik dinliyorum yolda kulaklığımla. Etrafta yani yakınlarda kimsenin olmadığı zamanlarda yüksek sesle şarkıyı söyleyerek yürüyorum. Çok ama çok keyif veriyo bana. Bi de 18 yaşımdayken çalışmaya başladığım zaman ilk maaşımla kendime o zamanın parasıyla baya bi gayme bayıldığım ve bozuk olduğunu sandığım mp4ümün 2 yıldan sonra sadece sarj kablosunun bozuk olduğunu fark edince önce şöyle O_o bi baktım sonra sevindim. Şimdi daha mutlu dinliyorum şarkılarımı. Ama çok sıkıldım lan hep aynı şarkıları dinlemekten :/ biri bana bişiler önersin, rock olabilir, metal olabilir hatta nu-metal olursa daha makbule geçer.

  Çok istediğim fotoğraf makineme de kavuştum nihayet. Eli açık, bonkör, gönlü ve de cüzdanı zengin patronumuza, bayramdan beri millete göstermek amacıyla boynumuza taktığımız fotoğraf makinesini bana ne kadara verebileceğini sorduğumda "al canım senin olsun" dedi. Yine bi kaldım mal gibi, hönk nasıl yeaağğnii ifadesinden sonra yüzüme pişmiş kellemsi ve henüz 32 tanesi tamamlanmamış dişlerimin tamamını meydana çıkaran bir gülümseme yayıldı. Milyon tane teşekkürden ve hayır duadan sonra filan kaptım makinamı eve geldim. Önde de ekranı var, açıyoruz, karşıdan tutup birbirinden mal pozlar verdiğimiz resimler çekiyoruz ailecenek. Patron sağolsun. Çok iyi adam ya hakkaten. Ramazanda kumanya, oğlu doğdu diye baklava, bayramda çikolata verdi, arada sırada da tanıtım için yollanan detarjanlardan dağıtıyo hepimize. Çok zengin ama yapsın tabi diyorum da, ne zenginler de var cebinde akrepler olan. Velhasılkelam cCc Patron reyiz cCc.

Ayrıca;
-Bugün temizlik yaptım, çok yoruldum, heryerim ağrıyo :(
-Tırnaklarım hep kırılıyo, bi de soyuluyo :(
-Saçlarıma hala şekil veremiyorum. Pis kuaför :(
-Havaalanından haber çıkmadı, umudu kestim :(
-Kredikartımın limiti doldu aysonu sendromu yaşıyorum :(
-Kilo aldım popom kocaman oldu küçültemiyorum :(
-Gıda fuarı oldu ben gidemedim, bedavaya yıllık gıda tedariğini kaçırdım :(
-Mal gibi işe gidip gelmekten hiçbir şeye vakit ayıramıyorum :(
-Aşık olmak istiyorum ama kimseye güvenmiyorum :(
-Metrolar bugünlerde hep rutubet kokuyor :(
-İzin günümün de sonuna geldim, yarın iş var :(

22.9.11

Singing in the rain ♪ ♫ ♪ ♫ ♪

  Bugün müşterinin tekine; "Bu Lcd tv 100.000/1 kontrast oranına sahip, 4 hdmi çıkışı var, usb üzerinden film oynatabiliyor, aynı zamanda da full hd..." filan falan derken bir gök gürledi ki yarebbim, adamın suratına baktım kaldım. Hayvan kadar Avm'nin içinden bile duyuldu o gök gürültüsü. Önce anlamadım ne olduğunu ondan yani şeyettim yoksa ben kim gök gürültüsünden korkmak kim? Peh! Şimdi efendime söyleyeyim onun da bir hikayesi var tabi kii.

  Benim yaratıcı, ileri görüşlü ve dahiyane fikirli annem, çocukların küçük yaştan itibaren birşeylere alıştırılması taraftarıdır. Taaa geçmişimden bir günde, ben daha hiçbi boktan anlamıyorken, göğün delinip deli gibi yağmur yağdığı bir gecede annem bana gök gürültüsünden korkmamam gerektiğini öğretmeye karar vermişti. Çocukluğumu hayal meyal zor hatırlayan ben, o günü dün gibi hatırlıyorum; (etraf buğulanır ve biz geçmişe gideriz...)

  Gecenin körü bir vakti idi ve deliler gibi yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmiş, gökyüzü delinen bağrının verdiği ızdırapla böğürüyordu. 90'lı yılların gelişmemiş elektrik tesisatı sebebiyle her yağmurda olduğu gibi elektrikler kesilmişti. 4-5 yaşlarında olmama rağmen hala bir beşiğim vardı odamda, neyse gereksiz ayrıntılara takılmayayım. Edebiyatçı kişiliğimi konuşturup odadaki duvar kağıdının deseninden feministlik öğeler bile çıkarabilirim bölümüm sağolsun, neyse. Beşiğimin baş ucunda da pencerem vardı. Annem beni aldı ve camdan baktırttı. İçimden dedim "Annecim? İyi misin bebeğim bu havada ne çıkarıyon beni gece gece camdan dışarı?" ama bir bildiği varmış tabi ki. Sokağın hafif yokuş yol taşlarının üzerinden tonla su sanki yarış pistindeki bir formula aracı gibi hızla ilerliyordu. Etraf zifiri karanlıktı. Hiç ama hiç kimse yoktu yoldan geçen ve de çıt çıkmıyordu (tabi yağmurun sesini saymazsak afsdagfsdagda). Ben annemin güven veren kollarının altında dışarı bakarken, o başladı anlatmaya.

  Gökyüzünün eeenn üstlerinde bir yerlerde, kocaman kocaman bulutlar varmış. Bu bulutlar aynı şişman, tatlı, yaşlı amcalar gibiymiş. Çok kudretlilermiş. Ama gün geçmesin ki heeeep birbirleriyle tartışırlarmış. Ufak ufak şeylerden tartışmaya başlar, birbirlerine küserlermiş. Küsünce suratlarını karartırlarmış, her yer gri olurmuş. Sonra kendilerini tutamaz başlarlarmış tekrar tartışmaya. Hatta öyle bir olurmuş ki bu tartışmalar alevli kavgalara dönermiş ve birbirlerine bas bas bağrınırlarmış. Öyle bir gürlerlermiş ki birbirlerine, bu gürültü, yüzlerce metre aşağıda yaşayan biz insanlara kadar gelirmiş. O buna gürler, bu ona gürlerken iyice sinirlenip birbirlerine şimşeklerini fırlatırlarmış. O şimşeklerin de ışığı taa bize kadar gelirmiş yine. Onlar kavga edip birbirlerine gürleyip, şimşek attıkça çok komik gözükürmüş aşağıdaki insanlara. Hep böyle kavga eder eder sonra barışırlarmış, ama yine kavga etmeden duramazlarmış. Bu hep böyle sürer gidermiş.

  O gece annem bana bunları anlatırken, nasıl canlanmıştı gözümde tombik, devasa bulutlar, herbirinin yüzünde bir Zeus ifadesi, saçlar bukleli bukleli, birbirlerine bağırıyorlar, ellerinde şimşekler, birbirlerine savuruyorlar. Ciddiyetle dinledikten sonra kıkır kıkır gülmeye başlamıştım. Ve taa o günden beri ne zaman gök gürlese, şimşek çaksa, etrafımdakilerin çoğunun aksine korkmaz hatta büyük bir haz ve keyifle mümkünse camı açar sesi öyle dinlerim. Her şimşek çaktığında ve etraf saniyenin onda biri kadar bi sürede gündüz gibi aydınlandığında mest olur, deli gibi yeri döven yağmurun sesiyle kendimden geçerim. Yağmur damlalarının birbirlerini geçmeye çalışarak yere düşüşünü izler, etrafa yayılan o kokuyu ciğerlerime doldurur ve mutluluk sahoşu olurum adeta. Ne zaman hava kapansa, bulutlar grileşse, sanki bahar gelmiş güneş açmış gibi içime bir mutluluk dolar, yağmur yağmaya başladı mı cama yapışır, mümkünse kafamı uzatırım. Hatta daha da mümkünse dışarı çıkarım. O yağmur yüzüme, gözüme, saçlarıma yağar, beni donuma kadar sırıksıklam yapar ya, o an ben dünyanın en mutlu insanı olduğumu sanarım.

17.9.11

Bazen özlersin bir anda..

  Herkes geçmişinde bir döneme hasret duyar her zaman. Çoğu insan çocukluğuna dönmek ister mesela. Bense hep geleceğime umutla bakmak isterdim çocukluğumdan beri. Gelecek çok parlak gözükürdü hep bana, herşeyin daha güzel olacağına inanırdım. Hala öyle aslında, çoğu zaman umutsuz olsam da, kalbimin aklımın hep bir köşesinde geleceğe dair çok şey yüklediğim beklentilerim vardır. Geçmişime dönüp de bakmam pek. Takılıp kaldığım, tekrar tekrar gündeme getirdiğim şey çok olmuştur, çocukluğuma dönsem bazı bazı demişliğim de vardır ama acıyla, hüzünle bakmam geçmişime kimileri gibi. Teyzem geldi bugün bize. Bandırma'da oturuyor normalde, ananemin kız kardeşi. Yeni evimize ilk defa geldi. Ben işe gittiğimde geldi, sabahtan göremedim onu. Eve geldiğimde 4 kere öptü yanaklarımdan, sarıldım ben de ona sıkı sıkı. "Ee naptınız bakalım ben yokken?" dedim, anlattılar annemle. Yere oturdum onları dinlerken, bilgisayarı televizyona bağladık kocaman ekrandan resimlere falan baktık sonra o Zehra'nın izlemeye doyamadığımız, minicikken örümceklere bö böö dediği videoyu açtık teyzeme izletmek için. Teyzemin yazlığında çekilmişti o video. Sonra tekrar konuştuk, sohbet ettik filan.

  Bir anda çocukluğum geldi aklıma. Çocukluğumda bir dönem vardır, ne zaman hatırlasam, o günleri gözümün önüne getirsem nerden geldiğini anlayamadığım bir sıcaklık kaplar içimi, mutluluk verir. Ben küçükken ananemlerin Tatlısu'da yazlığı vardı. Denize sıfırdı, balkonu vardı ön tarafında benim odamdan büyük. Divan vardı kocaman, bir de masa vardı sandalyeleriyle birlikte. Her gün akşam yemeğinden sonra gece yarısına kadar orda otururduk. Yıldızlar, ay bambaşka olurdu o gecelerde. Denizeyse bakmaya doyamazdık. Ay ışığının vurduğu simsiyah deniz asillikle salınırdı sanki bir ileri, bir geri... Her gün denize inerdik, sonra eve gelirdik, akşam yemeği yer ve balkonda otururduk. Bu kadar. Ayrıntı hatırlamıyorum hiç. Birkaç arkadaşım vardı, arkadaki boş arazide oynardık hep. Bir keresinde kertenkele görmüştü kuzenim orda, çığlık çığlığa kaçışmıştık, en çok da ben, hem de görmememe rağmen. O balkonu çok severdim. 5. katta mıydı ne? Hatırlayamıyorum pek. Aşağı bakmaya korkardım ama, çalılıklar filan vardı kocaman, bir de top. Eskimiş, kirlenmiş, sanki yılardır ordaymış gibi bir hali vardı. Hep kaybettiğim topum olduğunu düşünürdüm onun, ama nasıl alacağımı bilmezdim. Evin yanında bir bakkal vardı, adını bilmediğim. Apartmandan nasıl çıkılıp oraya gidildiğini hatırlamıyorum. Bir gece kuzenimle paraları toplayıp kat kat tat almaya karar verdik annemlerden gizlice. O gidip hepimize alacaktı, ben de kapıda bekleyip, o geldiğinde kapıyı belirlediğimiz şifreli bir şekilde çalınca sessizce açacaktım. Çok heyecanlandım o gidince, kimseye haber vermemiştik. Ne kadar büyük bir olaydı bu bizim için! Sonra kapıyı tıklattı yavaşça, açtım, içeri gittik, "Bakııın biz ne aldık, hem de sizden gizli, süpriz" falan dedik.

  Dedem vardı o zamanlar. Buruş kırıştı yüzü. Her sabah sabahın köründe kalkar filtreli sigarasını yakar, dışarı çıkıp sıcacık ekmeklerle beraber aldığı gazetesini eline alıp okurdu. Çok severdi beni. Kapkara olurdum ben güneşten. Mobilya gibi kararırdım hem de. Beyaz bir geceliğim vardı, onu giymişim bir gün. Fotoğraf çektirmişiz, ben dedemin kucağında. Salondaki o eski koltukta. Bir de sehpa vardı, hatırlamıyorum şeklini, rengini. Üstünde hep bir fesleğen olurdu. Sallar sallar kaçardım, yaprakları dökülürdü çünkü. Kızarlardı bana, ama ben çok severdim o yaydığı kokuyu, her gördüğümde çaktırmadan sallar giderdim. Bir de camlarda sineklik vardı onu hatırlıyorum. Sinek öldürmeye bayılırdım. Heryerde çok sinek olurdu yazlıkta. Ölüleriyse daha fazla, karşılarına geçer incelerdim. Kanlı kanlı böyle. Küçüktüm o zaman, anlamazdım ki birçok şeyden. Şimdi bildiklerimin 10'da birini bile bilmezdim belki de. Bir gün ne olduğunu anlayamadan gözüm açıldı sanki. Çocukken bir perde varmış da o kalkmış gibi. Bilmeden, anlamadan yaşamışım çocukluğumda gibi. Hayal de kurmazdım pek çocukken. Yaşardım öylece. Ufak tefek dertlerim vardı kendimce çok önemli. Ben nasıl olduğunu anlamadan geçmiş gtmiş çocukluk günlerim. Geri gelsinler istemiyorum ama. Özlemle, hasretle bakmıyorum o günlerime.

  Bir de kışlık evleri vardı ananemle dedemin Bandırma'da. O zamanlar bu kadar çok site yoktu. Onların evi site içindeydi ve bana çok ilginç gelirdi hep, birbirinin aynı bir sürü ev yanyana. Birbirlerinin aynı olmalarına rağmen diğer binalar nasıl da yabancı gelirlerdi bana. İçlerinde tanımadığım bir sürü insan. Haberim olmayan bir sürü şey. Bilmediğim, bilmediğimin farkında da olmadığım bir sürü kavram. Upuzun koridoru vardı evlerinin. Arkada da bir oda. Geceleri nasıl korkardım o koridordan geçmeye. Arka oda, sitenin arkasındaki alabildiğine uzanan bomboş araziye bakardı. O arazideki topraklardaki çatlaklardan birinin arasına tasom sıkışmıştı. Çıkarabilmiş miydim acaba hatırlamıyorum. Bi de o arka odadaki divanlardan birinin altına kaçmıştı.

  Bandırma'ya giderdik her bayram, tatil. Dedem karşılardı bizi limanda. Ne de çok sevinirdi bizi görünce. Dedem öldükten, yazlık satıldıktan sonra yazları da Bandırma'ya gider olmuştuk. Denizotobüsüyle giderdik. Heyecandan uyuyamazdım bir gece öncesinden her seferinde. Sabah 5'te filan kalkardık, hep sabahtan olurdu çünkü yolculuğumuz. Denize bakardım yol boyunca, ne de güzel engindi, göz alabildiğince uzanıyordu, ondan başka şey gözükmüyordu ufukta. Çok mutlu olurdum. Ananem hastalandı, yataktan kalkamaz oldu. Sonra bir gün, hatırlamıyorum nasıldı, yani hiç hatırlamıyorum, ne hissetmiştim, nasıl haber almıştık. Ananem ölmüştü. Bandırma'daki evi sattılar, eşyaların hepsini dayım aldı. Bi tane demir bişey vardı, gazetelik gibi birşey. Onu istemiştim ben, getirmişlerdi bana. Sonra zamanla gitmez olduk Bandırma'ya, daha doğrusu gidemez. Ara ara gittiğimizdeyse karışık duygular eşliğinde bir yabancılık sunar oldu bana.

  Teyzemin mavi gözlerine bakınca flashback gibi geldi tüm bunlar gözümün önüne. Doldu gözlerim sanki saniyeliğine. Ananemle dedem de olsaydı, bize gelselerdi kalmaya diye istedim. Yanımızda olsalardı, destek olsalardı sıkıntılı anlarımızda. Ananemin tombiş yanaklarından öpseydim. Dedemle neler yaptığımızı hatılamıyorum çok. Ama neyden hoşlanıyorsak onu yapsaydık onla da. Geçmişte yaşamıyorum ama bazen yaşadığım ana getirmek istiyorum bazı dönemlerini geçmişimin. Olmaz ama biliyorum. Kardeşim ikisini de göremedi, onunki daha kötü. Böyle karışık bir şeyler. Üzgün değilim aslında ama, sanki sinirliyim biraz. Ama hiçbir şeye de sinirlenmedim halbuki. Klasik ikizler burcu dengesizliği sendromu.

 Bak işte, o güzel bahçelerden birinde, anenemin kucağındayım ben, herşeyden habersiz, yaşadığının bile farkında değilken.

11.9.11

Meraba

Meraba ben mal mal işe gidip mal mal eve dönen, bunu hergün amaçsızca tekrarlayıp bloguna yazacak iki satır değişik bişey bulamayan kızım.

Ha bişey buldum ama bulmaz olaydım, kuaföre gittim güzelim saçlarımın üstünü kat atma adı altında erkek gibi kısacık kesti lan iğrenç oldu :'(

22.8.11

100.yazı!

  100. yazımla karşındayım blogceğizim. Böyle afilli bişiler olsun istedim. 100. postum olan bu yazıma, bilmeme ne ödül olsun filan. Evet 100. yazımda da saçmalamalardan bir buket yapmayı başardım, bir alkış bana.

Öyle belli bir konu falan yok aslında, laf olsun, 100. yazımı yazayım istedim, 99'u görünce dayanamadım. Gelmişken bahsedeyim ama kısaca. İlk defa anneme yaşadığım önemli bir olayı anlatmadım, kendi başıma karar almaya karar verdim. Ne renk don giyeceğini bile annesine danışan ben için, belki de geleceğimi etkileyecek bir kararı kendi başıma vermek benim için gerçekten çok ama çok büyük bir şeydi. Vereceğim karar doğru mu olacaktı diye düşünmek bir yana, karar verebilecek miydim onu bile bilmiyordum. Karar verirken, mantığımı mı kalbimi mi dinleyeceğime karar veremedim bu sefer de. Ama durumun o şekilde sürmesinden dolayı ne kadar rahatsızlık duyduğumu, içimin rahat olmadığını, günlerce sabahtan akşama kadar kukuman kuşu gibi aynı şeyi düşündüğümü hatırlayınca, o durumun demek ki içinde bulunmak istemediğm bir durum olduğunu düşündüm. Ve sonlandırmam gerektiğine karar verdim. Kararımı uyguladım. Yanlış bir karar mı, yoksa doğru bir karar mı verdiğime karar veremeyince gittim anneme anlattım sonunda. Ama yanlış da olsa, doğru da olsa bir karar verip uygulamaya koymuştum çoktan. Yani karar verdikten sonra anlattım annecime, bu da bir şeydir. Haklıymışım, doğruymuş kararım. İçimin rahat olacağı yolu seçtim. Kafam rahat, düşünmüyorum önceki gibi kara kara. Huzurluyum, bu güzel.

  Eveeeeeet, aslında 100. postuma özel bir şey olmuş oldu bak. Kendi başıma bir karar vermekle kalmadım, doğru da bir karar verdim. Bunu 100. yazımla kutladım, 100. yazımı da doğru bir karar verebilmiş olmamla kutladım.

Ok by.

19.8.11

İyi ki varsın herşeyim! :)

  Ben aslında bu günlere bu şekilde gelebildiysem, etrafımdakilerin hakkımda düşündüğü güzel şeylere erişebildiysem, iyi bir okulda okuyabiliyorsam, karakterim oturmuşsa ve saygı duyulan, sevilen bir insansam bunların en büyük sebebi ANNEMdir.

  Benim annem varya, bir başkadır benim için. Herkesten, herşeyden çok severim onu. Tartışsak, konuşmasak kısacık bir süre, onun bana kızdığını bilsem, kendimi o kadar yalnız, kimsesiz, amaçsız, boş hissederim ki. Herşeyim o benim. Allah korusun, ona bişey olursa kendime neler yaparım tahmin edemiyorum, aslında ediyorum. Hep dua ediyorum ama o bana kızıyo, "Ailemin, 'annemin' ölümünü görmeyeyim Allah'ım" diye. "Tövbe de, olur mu öyle şey?" diyor bana. Ama bilmiyor ki ben onsuz, sudan çıkmış balık gibi kalırım ortada. Hareket edemem, mutfağın yolunu bile bulamam. Benim yanım onun yanı, onlayken mutluyum, huzurluyum, içim rahat. Bütün ailemi çok seviyorum ama annemin yeri başka. O kadar karnında taşıdı kadın beni, benim yüzümden bel kemiği yamuldu o kadar, boru mu?

  Hatta anneme anlatıp danışamadığım şeylerde nasıl karmaşalar yaşıyorum, işin içinden çıkamıyorum, içime ufunetler basıyo sen biliyorsun blog.

  Meleğimizsin sen bizim. Her anne fedakardır, evladını sever tabi ki, her anne mükemmeldir, ama senin kadar değil. Bu yazdıklarımı hiç beğenmedim. Olmadı. Hangi kelimeleri seçsem yetmiyor içimdekileri anlatmaya.Çok yapmacık oldu sanki, ya da çok yetersiz. Hiç içime sinmedi.Olmadı, olmaz, anlatamıyorum çünkü bir türlü. Kısacası;

  İyi ki varsın birtanem, gülücük yüzünden, mutluluk içinden eksik olmasın artık annem. İyi ki varsın, İyiki doğmuşsun canım annem...

Evet sonunda sıyırdım

  Anladım ki ben geleceğine o kadar takmış bir insanım ki, hep bir adım ilerisini düşünmekten içinde bulunduğum anın içine sıçıyorum. Ve geleceğimin istediğim dışında bir şekilde olacağından o kadar korkuyorum ki, tuvalete gitsem mi gitmesem mi kararını bile veremiyorum geleceğimi etkiler diye. Sıyırdığımın resmidir. Biri bana acilen Carpe Diem'i öğretsin. Şimdi naparsam yapayım, ne karar verirsem vereyim, yazılanı, kısmetimi değiştiremem dimi. Olacağı varsa olur dimi herşey.

18.8.11

Kendimi yüksek giriş evimizin camından atasım var

  Ekstraboktanveötesi bir durumla yeniden karşındayım blog. Aha işte aynen şu durumdayım;
 Keşke ete kemiğe bürünüp karşıma gelsen, lanet olası bütün önyargılardan uzak, objektif ve sadece benim iyiliğimi düşünen biri olup dikilseydin karşımda, gözlerinin içine bakıp anlatsam sana tüm içinden çıkamadıklarımı, korkularımı, endişelerimi, kafa karışklıklarımı, sen de bana netçe "Sen bunları istiyorsun, bunları da istemiyorsun Larien" desen, o kadar güzel olurdu ki anlatamam.

  Benim böyle herbişey anlatabildiğim, akıl sorup, yardım alabileceğim tek ve ilk kişi annemdir. Hiç bir kızın annesine anlatmadığı ve anlatamayacağı şeyleri bile anlatmışımdır anneme. Her şeyimi bilir, herşeyimi rahatlıkla anlatabilirim ona. Ama bir konu var, anlatamıyorum. Neden bilmiyorum. Belki anlata... of her ne boksa, cümleyi bile tamamlayamıyorum o derece karıştı kafam. Yo aslında karışmadı sanki. O, "Belki yarın kalkınca düşüncelerin değişir, ne malum yarın da böyle hissedeceğin?" dedi. Değişir mi bilmiyorum ama şu an için istemiyorum gibi geliyor. İstemiyorum evet. Peki neler yapıyorum ben böyle o zaman? Kendime sorarım; "BU NE PERHİZ BU NE LAHANA TURŞUSU LARİEN? ALLAH BELANI VERMEYE!"

  Zamanla olacakmış herşey. Ama ben olmasını isteyip istemedğimi bile bilmiyorum ki. Hatta şu an olsun istemiyorum. Korkuyorum, hem de çok korkuyorum, üstüne bir de neden korktuğumu bilmiyorum. Fahriye teyzeye gideyim beni okusun, kurşun döksün bişey yapsın.

  İstemediğim bir duruma, istemediğim halde kendimi bilerek soktum. Ne yaptığımı, niçin ve nasıl yaptığımı bilmiyorum. Sanırım tırlattım. Bu yazdıklarım yetkili mercilerin eline geçerse ve Stumm gibi bir beyne sahiplerse, gelirler beni uykumda deli gömleğine sarar götürürler, sen de böyle mal gibi bakarsın blog. Bari şunu söyle; "İstediğim gibi olacak mı herşey?"

"Nah olacak" deme bana içinden!

10.8.11

Başlık bulmaya çalışırsam işe geç kalıcam başlığı

  Şööööyle uzun uzun yazılar yazayım diyorum ama otumsu, durağan günlerimden uzun yazı yazacak kadar anlamlı şey çıkmıyo. Onun yerine absürd şeylerle uğraşıp duruyorum. Bu sefer de başımda bir sapık var, sapık diyorum da adı sanı ortada, tabi fake değilse (feyk değil fa-ke). Mağazada beni görüp beğenmiş, facebooktan bulmuş, seni bir daha görmek için herşeyi yaparım diyo. Kaçırılmasam bari. Zaten gecenin köründe geliyorum eve.

  Üstüne bi de canım babanem bizde kalıyor. Ekstra titiz, hijyen ustası babanem geldiğinden beri evin her yanına şüpheyle bakıyoruz. Eşyalarımızı nereye koyacağımızı, havlularımızı nereye saklayacağımızı şaşırdık annemle. Kendisinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmek istemiyorum ama o zaten banyonun orta yerinde bunu yapmış bir şahsiyet. ö. ("öldüm"ün şifresi) Bi de benim odamda uyuyor. Odamdan soğuyacağım lan. Bi de hastayım hastayım diyip duruyor, yalandan kendini oraya buraya atıyor. Hiç bişeyi olduğu yok halbuki, çocuk gibi dikkat çekmeye çalışıyor. Haftaya Salı'ya kadar da bizdeymiş. Allah anneme sabır versin bütün gün ona maruz kalmak zorunda kalıyor, ben işe gidip kurtuluyorum. İşe gitmeden mağazadan aradılar beni, turist gelmiş anlamamışlar. Telefonda ayaküstü anlattım bişeyler filan, babanemse bana "wuuu nasıl da öğrenmişsin ingilizceyi böyle" dedi. Yaşımı bile bilmeyen dear babaneciğim, okuduğum bölümün doğruluğundan da şüphe duymaya başladı sanırım. Zaten tek olan izin günümde gittiğimiz Feshane'den de başım sesten (ilahi ve sema gösterisinden gelen ses) şişti diyerek erken saatte geri getirtti. Bu arada yaşlı, huysuz kadınlardan söz açılmışken, aşağıdaki teyze 180 derece dönüş yaparak melek kalpli bir kadın oldu çıktı, kadınla kanka olduk ha.

  Salak ben, geçenlerde izlediğim korkunç videolar yüzünden geceleri uyuyamıyorum lan. Çok pis korkuyorum, böyle sesler geliyor, gölgeler oynuyor gibi geliyor filan. Sanırım zeka yaşım 5.

Neyse, korkudan, babaneme sinir olmaktan ölmezsem ya da kaçırılmazsam yine yazarım. Seni sevdiğimi bil blog.

9.8.11

Bir nostalji; Daily Stuff vol bilmemkaç

  Evdeki huzur herşey demek hakkaten. Sıkıntın olsa da, günün kötü geçse de evde seni seven, bekleyen, varlığından mutluluk duyan insanları ve yüzlerindeki mutluluğu görmek insanı hafifletiyor. En sıkıntılı anlarda bile destek olmak gerek birbirine, anlayış gerek. İdare etmek, kırmamak lazım.
 - Kendime not; En büyük hazinen seni seven insanlar çevrendeki, değerini bil.

 
Teşekkür etmeyi bilmeyen insanlardan nefret ediyorum. "Hoşçakal, meraba" dediğimde karşılık vermeyen öküz insanlardan, bana "gerizekalı sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diyen aşağılık, pislik pezevenkten ise ekstra nefret ediyorum.


  Nerde çokluk orda bokluk he. Bi de azı karar çoğu zararmış yani. Az kişi olan minibüste insanlar daha insan sanki. Daha çok yardım ediyo insanlar birbirlerine, otobüslerde kim kime dum duma. For example, çok kişilik sınıfta çekiniyorum ben mesela konuşmaktan filan. Az kişi olunca rahat oluyorsun. Bi de mesela az ama yeterli sayıda insanla gezerken çok eğlenirsin, çok kişi olunca sorun çıkar mutlaka. Ama tamamen yalnızken de hiçbir şey daha keyifli değil. Yalnızlık Allah'a mahsus hakkaten. İnsan diğer insanların içinde, onlarla etkileşim içindeyken  insan oluyor. Tek kişinin olduğu bir facebook düşünsene blog. Facebook'un Facebook olması, orda birden çok insan olmasından dolayı. Benböyleabsürdşeylerdedüşünebiliyorumiştebazen. Tek başıma denizi izlemeyi severim belki evet ama, o denizi izlemeye tek başıma gitmeyi sevmem.

  Avm'de adım çıkacak diye korkmaya başladım lan. Cookshop'taki çocuk çay, Hotiç'teki kahve, Malatya Pazarı'ndakiyse yemek ısmarlıcam diyip duruyor.

  Ben minibüse binmeye çalışan yaşlı kadına anında yardım edenlerin, gülümsediğimde gülümseyen, iltifat eden, "merhaba" dediğimde karşılık veren, yalancı olmayan, kalp kırmayan, çıkarcı davranmayan, hayalkırıklığına uğratmayan, kıskanç olmayan insanların olduğu bir dünyada yaşamak istiyorum.
 
Çok ilginç, ben duygularımı, heyecanımı filan kontrol edemiyorum ama beynimi kontrol edebiliyorum sanki. Midemin bulantısını, sıtmamı engelleyemiyorum ama aklım birşeye takılmışsa bile ders çalışabiliyorum gibi (aşırı şeyler hariç canım, boru değiliz heralde). Hangisi daha iyi bilemedim şimdi. Fikirlerimi, beynimi ikna edebiliyorum bazen ama duygularım üzerinde hakimiyet kuramıyorum bir türlü.

Dikkat ettim de ben hiç bekletmem ama hep beklerim, yani bekletirim. Batsın bu dünya! Beklemeyip de bekletene yazıklar olsuunnn.

  Bugünlerde herkesi birilerine benzetiyorum. Gittim adamın birine selam verdim, "naberrr" dedim pişmiş kelle gibi, birini kuzenime benzettim tam gülümsedim adama, sonra zor toparladım, otobüsteki kızı lise arkadaşım sanıp yerimden kalkıp yanına gittim, baktım tabi ki o değilmiş. Ama beteri de varmış, arkadaşımın biri tren istasyonunda sevgilisini beklerken, o sanıp gitmiş yabancının tekine sarılmış resmen. Ahaha bi de sevgilisinin tam o anda gördüğünü düşünsene blog, gel de açıkla durumu. Sandığın gibi değil, açıklayabilirim. :D


  Starbucks'a filtre kahve yaptırmaya girmiştim mağaza için. Kasada duran çocuğa Frappuccino'nun içinde neler olduğunu sordum, o da söyledi. Tam kahveleri alıp gidecekken, "bi dk dur sen" dedi, bide baktım ki minicik bir bardak içine hazırlayıvermiş Frappuccino'yu. Nasıl mutlu oldum ufacık bi bardakla anlatamam. Artık yeni favorim Frappuccino. O yea.


Bu arada Converse'lerin kenarları hiç yırtılmasın istiyorum.

  Ben yüzüne bakıp birşey anlatırken yarıda kesip başkasıyla ilgilenen insanlardan nefret ediyorum. Birşey anlatırken yüzüme bakmayan ama ben dinliyorum seni diyip başka şeyle ilgilenip, başka yere bakan insanlardan daha çok nefret ediyorum.

Tam sessizliğin hakim olduğu anlarda kulaklarımda yankılanmaya başlayan, neden, nasıl, ne sebeple olduğunu anlayamadığım sonsuz bir diiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiittt sesi, bi git başımdan Allah'ını seversen.

Mis gibi parfüm kokan erkekler, evet arkanızdan burnunu uzatıp koklayan ve hayran kalan kız benim. Sizi çok seviyorum.

  Arkaşım yeni çıkmaya başladığı sevgilisinin attığı mesajları okuturken, o güzel sözlere inanmayarak bakmak, bir gün biteceğini bilmek, o günleri özleyeceğini bilmek hiç hoş değil.

Bu yaz sıcağında Çeşme gibi bir yere gidip, beach clublardan herhangi birinde, şu şarkıyla deliler gibin dans etmek istiyorum.

Defterdeki tüm tek cümle halinde olan notları toparladım ve yazdım aylar sonunda hele şükür. Bi de nostalji olsun dedim böööyle karman çorman filan, iyidir iyidir. Sıkıldım o depresif hallerimden, yanlış tanıcan beni diye korktum blog. Seni seviyorum. Kib, mucx, ok by.

17.7.11

bugün, şu an, tam da böyle düşündüm

  Sistemin ağzına sıçayım. İstediğim şeylerin hiçbirini yapamıyorum, istemediklerimiyse hergün kırk kere. Ot kafa oldum, mal mal yaşıyorum. Ne hoş.

15.7.11

Astenofobi

  Her şey iyice boktanlaşmaya başladı. Hiçbir şeyden zevk almıyorum, aldığım nefes nefes etkisi yaratmıyo. Kimseyle geçinemez oldum, annemle bile tartışıyoruz ufak ufak sürekli. Kimse beni anlamıyo triplerine giricem yakında. Anlatsam kimse anlamaz. Anlasınlar da istemiyorum. Sıkıldım millete meramımı anlatmaya çalışmaktan, yanlış anlaşılmaktan korkmaktan. Kimseyi idare edesim gelmiyo. Kimseyle konuşmak da istemiyorum. Kimse beni anlasın da istemiyorum, yardım etsin de istemiyorum. Böyle mal mal dolanayım etrafta. Kafatasımın içini boşaltıp, birsürü pamuk doldurmak istiyorum. Depresyonun eşiğinde miyim, tam içinde mi onu da bilmiyorum. Hani klişe bir laf vardır ya duvarlar üstüme üstüme geliyor. Bardağın dolu tarafı hiç çarpmıyor gözüme. Alttakileri değil üsttekileri görüyorum. Ulaşamadığım çok şey var. Belki başkalarının sahip olmak için canlarını verebileceği bir sürü şeye sahibim ama anlayacak psikolojide değilim şu an. Acıdığım insanlara döndüm. Umarım yarın bu halimi hatırlar ve kendimden utanırım.

14.7.11

İtiraf ediyorum; ben bir hayvansevmezim.

  Hayvansevmezliğim, 9 yıl önce yazlıkta, ata armut yedirmek amacıyla çıktığımız ağaçtan düşüp, kolumun löp et kısmından bir parçasının kopması ve atın buna değmeyeceğini anlamamla başladı.

  Hele konu haşeratsa çirkinleşebiliyorum. Yazın başlangıcıyla, ortalıkta görülme vakaları artan börtü böcek beni fazlasıyla tedirgin ediyor. Geçen akşam yatak odasına girince feryadı basan annemin sesiyle başladı bu konuya derin bir bakış atmam. Yatak odamızın perdesinin üzerinde hayvan kadar (aslında 5-6 cm bişey) bir kertenkele vardı. Ayyy yazarken bile içim bi garip oluyo lan. Kimse elini sürmeye cesaret edemediği için, evin erkeği-babamı çağırdık tabi. Ama benim babam karafatma görse anneme yalvarır git nolur öldür diye. Bu sefer tepkimizi koyduk, ellemiyoruz hiçbirimiz diyince, e kimse ellemezse de evde kalamayacağı için babacığım garibim mecburen aldı eline bir maşa(!) ve çıktı yatağın üstüne. Mükemmel terminating aleti olan maşasıyla kıstırdı kertenkeleyi tülün arasına. Planımız o kertenkeleyi perdeyle tutup camı açıp dışarı atmaktı. Ama tabi ki öyle olmadı. Tam ben de yardıma gitmiş perdeyi yerinden çıkarmaya çalışırken, kertenkele babamın elinden kaydı ve yatağın üstüne düştü. Babamdaki çığlığı opera söyleyen kadınlardan duymadım ben. Kertenkele yatakta oynadıkça babam da hoplamaya başladı bağıra çağıra. Biz tabi trajikomik halimize gülmekten yardım edemedik. O kıvrak yaratığı tutamadık ve ortalığa iğğğrenç bir sessizlik çöktü. Ne kertenkele vardı ne de ardında bıraktığı bir iz.

Sonuç;

Yatağın bazasında ne var ne yoksa koridora yığıldı,
Babamın telaşla yatağı kaldırmasının ardından yatağın ayakları kırıldı,
Yatağın altındaki kertenkele yakalandı ve tahliye edildi,
Ayaklar kırıldığı için yerine koyamadığımız tonla çeyizimsi eşya evin ortalık yerinde ertesi güne kadar kalakaldı.

  Bi de benim en nefret ettiğim hayvan kedi, en sinir olduğum da karıncalardır. Şimdiye kadar oturduğumuz her evde, yaz zamanı tezgahın üstü karıncadan gözükmez, tabiri caizse girmedikleri bir kıçımız kalırdı karıncaların. Nihayet yeni bir eve taşınıp da karıncadan eser göremeyince ohh diyeceğimizi düşündük. Ne güzel hayallerdi onlar. Geçen gün işe gitmek üzere evden çıktığım vakit kapıda yürüyen bir karınca gördüm. "Hass.... be sen nerden" çıktın diye düşünüp ittirdim gitti. Derkennn baktım bir karınca, iki karınca, üç karınca, sonu gelmiyo. Bir de bakayım ki şerefsizler yol yapmışlar merdivenlerin dibinden, bizim kapıya doğru ilerliyorlar. Ben evimi orda öylece savunmasız bırakıp gider miyim hiç? Gitmedim evet, ve böcek ilacı bulamadığımdan mütevellit annemin eski bir parfümünü kaptım ve pis karıncaların üstüne üstüne sıktım. Parfüm bitip de karıncaların hala kökünü kurutamamış olduğum için bu sefer bulduğum kolonya şişesini dibine indirene kadar boşalttım üzerlerine. Hepsinin öldüğüne kanaat getirince, geç kaldığım işime doğru yola koyuldum. Ama onlar yenilir mi? Yenilmezler tabi, ne gerek vardı canım bu kadar çalışkan olmalarına.

Sonuç,

İşe geç kaldım,
Evi karıncalardan yine de koruyamadım,
Henüz popomuza kadar gelememiş olsalar da evin yerlerinde görülmeye başladılar.

  Kaldırımda kedi, yolda da gelen bir araba varsa, kediden uzak durmak uğruna arabanın önüne bile atarım kendimi, atmışlığım da vardır yani. Nasıl severler şu hayvanları? Kedi tırmalar, köpek ısırır, arı sokar, aslan yer, akrep sokar, yılan zehirler, yengeç sıkıştırır, kuş gagalar, köpekbalığı ısırır koparır bi de parçalar, fare, söylememe gerek bile yok.

Ama benim de sevdiğim bir hayvan var. O da, KOALA! Çok severim hem de. Çok şirin bişey. Ayrıca da kolay kolay görebileceğim, bana dokunamayacak bir hayvan.

8.7.11

Monotonism

  Şimdi gitti yani herkes. Bildiğin tek kaldım lan koca İstanbul'da, çok lazımmış gibi. Aslında her zaman giderdi herkes bir yerlere ama bu kadar koymazdı ki. Sınıftaki en yakın arkadaşlarımdan biri Rize'ye, biri İzmir'e, biri Hatay'a, biri Fransa'ya ve 5'i de Amerika'ya gitti. Kimse kalmadı yani. Normalde de giderlerdi ama bu sefer çok gittiler sanki. Kalan olmak bok gibi bişi. Hadi tatile çıksam filan yine iyi, bildiğin işe de başladım blog. Samsungçu oldum baya baya. Teknik bilgi manyağı da oldum zaten, hatta gelip de "bu cep telefonu şimdi elektrikle çalışıyor dimi" diye soran insanlara cevap verebilecek düzeye bile geldim sayılır yani o derece.


  Hergün aynı şeyi yapmaktan, zaten monotonluğa meyilli hayatım iyice monoton olmak için maratona girmiş durumda. Her gün sabahın köründe kalk, işe git, çalış, gel, yemek ye, bir sürü şey yapmayı planma ama hiçbirini yapamadan yat. Bu yazıyı yazmak için bile kaç gün erteledim durdum, fırsat bulamadım. Umarım yaptığım işi severim. Hala tam olarak alışamadım ortama, işe filan. Yaptığım şeyi seversem günlerim çok güzel geçer, öldürücü yorgunlukları bile umursamam, dokunmaz bana. Ama sevmedim mi, ısınamadım mı sıçtım demektir. İşkence olur bana geçirdiğim her gün. Her saati sayarım tek tek, adeta çökerim, ruhum yaşlanır. İnşallah severim yani. 2 gün oldu bugün, dua et blog.

  Depresyona girmesine ramak kalan iç dünyama iyi gelen bir şey, akşamları yemekten sonra bahçeye çıkıp komşularla çay içmek, sohbet etmek. Ertesi gün iş olduğu için ben erkenden kalkıp yatmaya geliyorum ama o kötü oluyo, onları sohbetin en koyu yerinde bırakmak falan. Hep istediğim, özendiğim komşuluk ilişkileri şimdilik var gibi gözüküyor. Umarım böyle devam eder. Tamamen beton parke taşları üzerine kurulmuş yapay bahçemiz, piknik masamız ve huzurumuz bozulmaz inşallah.

  Çok çalışıyorum lan. Patron buldu ameleyi, alışmam lazım ayağına 12 saat çalıştırıyo beni. Tamam da arkadaşım gün 24 saat olunca yetmiyo kalan zaman bana. Eve gelince yemek mi yiyeyim, dinleneyim mi, televizyon mu izleyeyim, nette mi takılayım şaşırıyorum. Bloga yazı bile yazmaya vakit bulamıyorum. Sorsan oje sürücem bi de 4 gündür. Bi gün sürücem inşallah. Pazartesi'den sonra 9 saate incekmiş çalışma saatlerim, düzene girecekmiş. Hadi inşallah. Avm'de çalışmak kıl bişeymiş. Allah sürekli çalışanlara kolaylık versin valla. Bi de elektrik yüklü ortam, önüme geleni çarpıyorum falan, zaten stres iyonları yüklü vücudumu iyicene germiş, elektriklemiş durumdayim.

  İyice kısırdöngü haline geldi yani herbişey. Mezun olunca böyle mi olacak artık hep? Hayat durmadan ne olduğunu anlayamadığımız, göremediğimiz ve bilemediğimiz birşeylerin peşinde koşmakla, koşarken hayatın kendisini unutmakla mı geçecek? Öyleyse bitmesin lan okul mokul, hep öğrenci olalım. Paraları hep KYK versin ehehe. Uykum gelmediği halde, erken kalkmam gerektiği için uyumaya çalışmak da çok dandik bi durum. Bi de şimdi bu saat oldu hala uyumadım ya, gerildim uyumam lazım uyumam lazım diye.

Bidebinot: Senin yapmayı çok isteyip de yapamadığın birşeyi, çevrendeki hemen hemen herkesin yapması ve bunu senin sadece seyredebilmen ekstraboktanveötesi bi durum, evet.

Bidedahaönemlibinot: Bunlar okuyan blog kardeşim, sakın "aman bu kız da ilk defa bi işe girmiş, milletin her zaman yaptığı şeylerden yakınıp duruyo" deme, bozuşuruz. Ben 12514254 tane işte çalıştım, halden anlarım, ayık ol. Bir dahaki sızlanmamda görüşürüz. Öptüm ok bay.

29.6.11

Şimşak Turizm "Ziplenmiş Tatil Paketi"ni iftiharla sunaaarr!

  Çok güzel günler geçirdim bu haftasonu. Sevgili canım ciğerim biricik(!) kuzenimin düğünü için İzmir'e gittik. Gece 12'de çıktık yola. Çok severim ben yolculukları, hele de gece olunca. Müzik de varsa kulağımda, keyfime diyecek olmaz. Ama bu seferki yolculuk hem akşam, hem kulağımda müzikle olmasına rağmen biraz eğlence biraz işkence gibiydi. Çünkü ufacık bir arabada tam 6 kişiydik ve o halde giderken 10, dönerken 14 saat seyahat ettik.

  Gidiş yolu tamamlandığında ve popolarımız oturmaktan artık düzleşmişken otele vardık. Ama o ne otel öyle ya, adamakıllı bişey beklerken tuvaletlerinin umumi tuvaletlerden daha berbat bi halde olduğunu görmek baya bi şaşırttı, neyse ki odalar fena değildi. Ben düğünü ve kuzeni umursamadığm için aklım havuza girmekteydi. Tam kahvaltı ettik ben gidiyim bikinimi giyeyim diye planlar yaparken, geldiler "hadi hazırlanın diğer kuzenle seni kuaföre götürcez saçlarınızı yaptırmaya" dediler. Saat öğlen 12, düğün akşam 8. Hangi akla hizmet o saatte gitmeye karar verdiler bilmiyorum. Ben "ben havuza gircem yea" diye düşünedurayım, canım ciğerim diğer sevgi pıtırcığı(!) halam geldi; "bu yaptığın çok ayıp  Larien, sen havuza mı geldin düğüne mi" diye lafları sokuşturmaya başlayınca, daha fazla laf duymak istemediğimden, kaderime boyun eğip, havuz hayalime veda edip paşa paşa kuaför yolunu tuttum. O da ayrı bir macera;

   Ama hakkaten yanlış düşünmüşüm, kuaför o kadar keyifliydi ki, saçlarımız da prensesler gibi oldu filan. Yok lan, daha neler. Bok gibi geçti anasını satayım. Yok böyle bir işkence türü. Gittik zaten saat 12'de, bekle babam bekle, bekle, bekle... Yok efendim 7'de çıkılcakmış kuaförden, bozulmasın diye bekletiyorlarmış. Lan mal insanlar, niye gittik o zaman o saatte ya? Saçımı hemen yıkadılar, makyajımı da yaptılar ve kafamdaki bigudiler, 36 saattir uykusuz kalmaktan dolayı şişen gözlerim ve her fırsatta koluma dayamaya çalışıp da kayan kafamla tam 7,5 saat bekledik o kuaförde. Hala hatırladıkça tansiyonumun çıkası geliyo lan. Tabi sonra noldu, bekle bekle derken, geç kaldılar, yetiştiremediler. 10 kişi falandık bi de, kuaför bozuntuları bi onun saçına bi bunun saçına koştururken, benimki en sona kaldı tabi. Hep bana denk gelicek ya absürdlükler, kuzu kuzu sesimi çıkartmadan oturdum bekledim. Hem istediğim şeyi yapamadı, üstüne bi de koyun gibi kıvırcık olan saçlarıma edebileceği en büyük hakareti ederek "senin saçın maşa tutmuyo problem bizde değil" dedi pişkin pişkin ya. Gel de dalma şimdi, zaten öldürücü bakışlarımı fırlatıyordum beklerken. Neyse bi şekilde başladı saçıma ama bi bırakıyo gidiyo 10 dk yok, geliyo iki bişey yapıyo sonra yine yok, o kadar da siktiriboktan bişey yaptı ki, kardeşim (yaş 9) bile daha güzelini yapardı. En son artık saat 7 buçuğa gelmiş de hala benim saçım yarım yamalak giden kuaför bozuntusunu beklerken, aldım tokaları oraya soktum buraya soktum bişiler yaptım, aldım spreyi kafama sıktım gittim. Çıktım dışarı, bi de gelmiş "gelsene niye gittin" diyo, de get, "böyle daha güzel, kalsın" dedim. He bir de kuaförde kuzenim ve yalakaları bizimle bir ilgilendiler bir ilgilendiler ki sorma blog, öldük muhabbettek çenemiz koptu çok eğlendik zevkten dört köşe olduk asdfasdfg.

 Neyse bir şekilde geldik, düğüne indik, yedik, içtik (3 aylarda içmekten dolayı çok pişmanım ama acıcık içtim), uykusuzluğa dayanamadığım için çıktım yukarı ve başımı yatağa koyduğum saniyenin onda biri kadar bir sürede horlama moduna geçtim. Eminim tonla laf söyleyecekler yine arkamızdan ama yiter ya napsam da konuşmicaklar mı zaten, çok da umrumda yani!

  Bütün bu sinirbozucu durumlar ve yorgunluğu saymazsak, geri dönüş yolculuğumuz bu sefer hakkaten çok eğlenceliydi. Ayrıca tam bir komediydi. Babamın şoförlüğüyle, bir günde hızlandırılmış Türkiye turu diye bi tur düzenlesek köşeyi dönerdik bence. Geze geze, yolu uzata uzata geldik ama ertesi gün babamın işte olması gerektiği için yaklaşık olarak durduğumuz 1756465746 tane şehirde toplasan 5 dakika geçirmedik. Arabadan iniyoruz sigaralar içiliyor, resimler çekiliyor, tuvalete gidiliyor arabaya biniyoruz şeklindeki ritüelimizi rahat bi 10 kere gerçekleştirmişizdir. Kendimize çok güldük ve hakkaten eğlendik. Yani totalde bir gün içerisinde aklımda kaldığı kadarıyla, sırasıyla; İzmir, Buca, Barçova, Konak, Manisa, Akhisar, Susurluk, Gemlik, Bandırma, Mudanya, Armutlu, Çınarcık ve Yalova olmak üzere tonla yer dolaşmış olduk. Sabah saat 10da Konak'ta bir resim çekilmişken, saat 4'te filan Mudanya'da resim çekiliyorduk. Haha süperdi ama, ziplenmiş tatil paketi işte oh mis. Dünya turuna filan çıksak, o da bi haftada biterdi heralde :D

  Bandırma'da canım ananecimle dedemin mezarlarına uğradık, annem konuştu yine onlarla, solmuş otları temizledi babam, dua okuduk ruhlarına, bi de resim çektirdik tam iki mezarın ortasında. O an yattıkları yerden kalkıp biri sağımıza biri solumuza geçip poz verdiler bizimle. Hissettim, yanımızdaydılar, ah ne de çok özlemişim. Gözlerim doldu, konuşamadım. Kardeşimse hiç göremediği ananesiyle dedesinin mezar taşlarına öyle bir sarıldı ki...

Sonuç olarak, sabahın 4'ünde eve girdiğimizde, gebermişcesine yorgun ama bir o kadar da mutluyduk.
Ama, ama;
Ben hala yanarım yanarım da, bir günde bu kadar çok şey yapabilmişken, o salak kuaförde geçirdiğim tam 7,5 saate yanarım.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...