Pages

31.1.11

Daily Stuff Vol 13. (Sonsuza mı gidicek bilemiyorum.)


  Millet ne diye her bi halta küfür eder anlamam kii. Kızlar bile "ananı ..." diyo, lan sanki öle bi imkanın var da yapabilcen. Erkekler de aynı, karşındaki ağzını açsa, sen bi tarafını açıp da sıçabilcen sanki. Hayır yani ne gerek var ki günlük konuşmaları bu şekilde çirkinleştirmeye? Hele bir de bazıları var ki güzel bişey söyleseler bile küfür eşliğinde söylüyolar bkz. "çok güzel çıkmışın fotoda aq." gibi. Geçen facebook'ta "öldüren yorumlar" diye bi sayfa gördüm, koptum gülmekten hele bi tanesi vardı ki, bir resmin altına; "New York NY, Washington DC, Yozgat AQ" yazmışlar sırayla, ona çok güldüm, ama bu komikti kabul. İnsan! Acıcık daha toplu bir ağızla konuşsan daha iyi olacak, hoş zaten halihazırda çok da toplu olduğu söylenemez ya neyse.

  Bütün, uyuz, gıcık, kıl tipleri "Size erzakiye dağıtcaz." vaadiyle toplayıp, Yemekteyiz'e mi koyuyolar anlamadım ki, cık cık.

   Öyle tipler varki, ne varsa içlerinde yaşıyolar. Geçen gün dizinin birinde gördüm; adam aşk acısı çekiyo, sevdiği kadın da kankasıyla evlenicek, her bişey gözünün önünde oluyo ama adama nasıl hissediyosun diye sorduklarında, "Aa çok iyiyim, onlar çok mutlular, ben neden üzüleyim ki?!" filan diyo ama içinden kan ağlıyo filan. Yuh. Bense anında ne oldu, ne bitti, ne hissettim, ne düşündüm, naklen yayın tüm arkadaş kadroma. Çok doğru olduğunu sanmıyorum ben de, evet. Birazcıkın içimde tutucam ben de artık karar verdim, o yea.


 Hasta olmak kötü yahu. Ailecek yatak-döşek yattık bu hafta, çok şükür iyileştik ama. Sağlık en önemlisi vallaha. Bir ara herkes uyumuş evde, kapı çalıyodu langur lungur bi uyandım, herr yer zifiri karanlık, herkes uyuyo, dedim; "Hoop! Noluyoz, saat kaç, günlerden ne, ben kimim, araftamıyım? Hönk." Bi garip oldu.


  Annem adına, şu yakında başlıcak olan MasterChef yarışmasına başvuruda bulunmuştum, bugün aradılar, görüşmeye çağırdılar. Kabul edilen yarışmacıların 3 ay boyunca bir eve kapatılacaklarını öğrenince anında "Yok biz almayalım, alana da mani olmayalım." dedik. Oha ama annemsiz naparız biz 3 ay laağğnn, annem orda biz burda ağlarız heralde ahaha.

 
Dıştan nemrut gözüken bir surat, ufak bi gülümsemeyle nasıl da değişiveriyor hemen. Bense her daim muşmula gibi sırıtık ifademle dolaşıyorum ortalıkta, buna ne denir acaba?





  Finaller bittiği an dadil moduna girdim, oohh ne ala. Ama bi büt var ve çalışmak için çok az vaktim ve imkanım olduğu halde hala facebook'ta, orda, burda fink atıyorum. Nerde unuttum aklımı acaba, ah neredeee, vah neredee??

  Ajansımdan işler yağmaya başladı, çok mesudum. Bu Çarşamba yurtdışından gelecek bankacıları otele transfer etme ve toplantılara taşıma şeysi var, 5 gün sürcek, tenrim çok heycanlıyım, yaşasın ingilizce konuşcaaaammmm, oh yandan oh yandan. Peki tam da iş öncesi sesimin travesti edasıyla çıkması?? Sesim kısıldı yaa, hem de durup dururken, viyaklayıp duruyorum, böhüü :(

  Makarnaaaaa! Her gün yiyorum. Tanıyanlar, bu kızı makarnacıya verin diyolar haha.



Günün sözü -> Bize iki yuvarlak organ verildi; biri oturmak, diğeri düşünmek için. Başarınız, hangisini daha fazla kullanacağınıza bağlıdır. (Kapak again)
Günün Şarkısı -> Soad-Hypnotize
Kısa günün karı -> Hanidir bu bölüm yok, demek ki sakarlığımda ilerleme var. Oooo yeaaa!

30.1.11

Bir genç kızın dramı!

  Kulaklığını kendisiyle bütünleştirmiş bir insandım ben. Evde, okulda, iş yerinde, seyahatte, her yerde benimle. Pratik kullanımı, yumuşacık dokusu ve.. tamam saçmalamayı kestim, dramımı anlatmaya devam ediyorum; özellikle mutfağı toplarken, ev süpürürken, trafikte ve tuvalette, yani her yerde, her an müzik dinleyebilitesine sahip biriydim. Günün yaklaşık en az 5 saatinde kulağımda kulaklıkla dolaşırdım, bkz. artık bir uzvum gibi görüyordum onu, nitekim vaktiyle kopan her kablosuyla içim acırdı, şizofreniklik diz boyu. Nerde absürtlük orda ben eheh. Bağımlı gibi bir şey olmuştum, bir de son ses dinlerdim kiii, ohh yandan. Hatta etrafımdakiler korkuyordu, yolda kulaklık dinlerken tramvay filan çarpıcak diye. Ammaaa günlerden birgün annemin hışımla "Senin beyninde Allah korusun bi birşeyler çıksın da sorarım ben sana!" demesinin ardından içimi kurt sürüsü bastı, hay, hof, of, puf :S Şimdi azaltmaya çalışıyorum ama kulak tiryakiliği benimkisi, o kadar da kolay olmuyor. Günde birkaç şarkıya indireyim bari en azından dedim kurtların uluması ağır bastı, Bella Swan olmadığım için de, pek hoşlaşmadım ulumalarlan. Ayrıca hiç de hayvansever değilimdir, alakasız dipnot: kedilerden nefret ederim, kınayan buyursun hatta kına yaksın. Neyse, o gün başlayan garip başağrısı, Koca Yusuf'u çağırmamda itici güç oldu. Bir de birkaç gündür bulanan midemi de katınca işin içine, hepten 3 buçuk attım. Aslında ota boka, en ufak bi streste, üzüntü veya heyecanda midem bulanır ya neyse. Anında ara verdim vazgeçemediğim tutkuma.

  Upuuzuuuunn saatler, kossskoca günler boyunca hiç dinlemedim :( Etrafımdakilere karşı daha duyarlı hale geldim filan diyomuşum haha. Şimdilerde dualara başladım Allah'ım, inşallah şimdiye kadarki psikopatlık boyutlarına ulaştırarak kulaklıkla dinlediğim yüksek sesli şarkılar ve yakın dostum radyasyon fazla zarar vermemiştir beynime ve onun soğancığına filan diye.

25.1.11

Daily Stuff Vol 12.

  Hala kime, neyi, ne kadar anlatmam gerektiğini bilmiyorum. Bunu nasıl anlıcağımı da bilmiyorum, ne hoşşş! Tek kaşımı kaldırmış bir bakışla düşünüyorum bunları içimden. Herkes Hollywood aktörü gibi mübarek, kime güveneyim, ya da birine güveneyim mi çözemiyorum. But the armor ought not to be put off. Aynen de öle. Ay aman be hayat ne karmaşık. Zeynep changed her relationship status with life as "complicated". 5 gün sonra da başka şey yaparım artık, ne de olsa çok basit bi iş bu bebeğim, o kadar.

Ayyy böle minibüsçüler de mi vardığğ?? Çok kullanmam minibüs, ufacık bişi (alışmışım otobüslere), şoförlerin elindeki veya viteste asılı tesbihi, aynaya asılı türlü hırdavatı, oraya buraya yapıştırılan cdleri, mor-mavi-kırmızı ve türevleri renklerdeki ışıklandırmaylarıyla veeeee arabesk-fantezi şarkılarıyla, minibüslerden nefret ederim. Neyse annemlerle bindik minibüse, gidiyoduk, bi baktım şoför hiç küfür etmiyo, insan gibi sürüyo arabayı filan. Sonra dikkat ettim de müşterilerle konuşması da pek bi kibar, "ablacım, abicim" diyo filan, bide herkes inip de son biz kalınca yolunu değiştirip, bizi tam da gideceğimiz yere kadar götürünce kopardı benii. Amann Allah'ım dedim bu adamı anlatacağım blogumda. Böle minibüs şoförleri de varmış, hepsi böle olsa ya.

Bilgisayarımın ekranına konan sineği mousela kovalamaya çalışınca bi an kendimden korktum.
 
  Geçenlerde de tek başıma karşı kıtaya geçtim. Tam boğaz köprüsünden geçerken, bütün millet kafalarını kopma noktasına kadar çevirip boğaza bakıyolar, onu farkettim. Nedir insanlardaki bu deniz merakı bakayım? Bütün denizler benim, bakmayın be. Deniz benim tutkum bikere. Geyik bi kenara, deniz kavramı farklı olmuştur hep benim için, özgürlük, huzur, mutluluk kavramlarını bütünleştiririm hep denizle. Hani bıraksalar sabahtan aşama kadar izlerim o derece. Zaten çocukken de dudaklarım morarana kadar çıkmıyomuşum denizden haha. Yok vazgeçtim kanoculuktan dalgıç olcam. Ay hepsi susal şeyler, ikisini de yapayım madem çok ısrar ettiler. Amma, lakin, fakat, diğer açıdan, boğulmaktan da çok tırsarım. Neyse. Sonuç olarak merak ediyorum; kimin kafasından ne geçiyo acaba denizi seyrederken, ya da bişi düşünmeden, bakacak daha ilginç bişi bulamadıklarından mı bakıyolar acaba?

  Fazla romantik olmamak lazım. Anti emoyum artık ben. Sert şarkılarımı çok seviyorum. Yaşasın rock-metal!   \m/ Hele üzgünsem, kırgınsam, depresyonun eşiğindeysem veya surat asıp somurtmama ramak kaldıysa özellikle sert dinlerim. Çökmek yerine hiddetleneyim, havaya gireyim hatta bileneyim. Break down olmaktan iyidir. Beni öldürmeyen acı giçlendirir. Ahaha ne alakaysa. Ay bi de dikkat ettim de insanlar genellikle kokulara bi mana, hatıra filan yüklerler, ben şarkılara yüklüyorum, yüklüyodum daha doğrusu. Bi şarkıyı 30 kere dinlediğim için, o sıralar neler yaşıyosam, onları hatırlatıyo bana o sıra dinlediğim şarkıyı başka zaman dinleyince. Fekat bugünlerde nahoş anılarımın üstüne gider oldum (benden beklenmeyecek hareket-applause.) Şarkıları yada parfümleri, herneyse, başka başka şeylerle etiketleyip, kendimden uzak tutmaktansa, inatla dinliyorum, sürüyorum ve güzel ya da sadece nötr şeylerle ilişkilendirip, interactiona devam ediyorum. Bu örnek bi "metafor"du.

    Ayyy bu hafta ne gezdik ne gezdik anlatamam, bu sefer yazacak bişey bulamadığımdan değil, yazacak vakit bulamadığımdan yazamadım, ahaha ne kadar ukalayım Tanrımm. 3 günde 3 kere Forum İstanbul'a gittim en basiti. Ayaklarım hala ağrıyooooo böhüü. Taşınma faslımız yakınlaştığı için ne kadar ev yapı marketi varsa dolaşıyoruz annemle; İkea, Praktiker, Bauhaus vb. Oha ama o kadar güzel de şeyler var ki. İkea'da hot dog çok ucuz hehe. Decathlon diye de bi spor mağazası varmış, yeni öğrendim, bayıldım. İçinde her spor dalıyla ilgili ıvır-zıvır var. İlerde çok param olursa çok yaygın olmayan bi spor dalıyla ilgilenicem inşallah, kanoculuk olabilir mesela hohoho.

  Bütün işlerimi bitirip, gecenin körü sessizliğinde, sadece yağmur sesini dinleyerek okunan Dan Brown kitabı kadar güzel şeyler çok az. Ufacık ufacık şeylerle mutluluk duymak çok hoş.


Günün sözü -> Don't worry about what people think, they don't do it very often.
Günün şarkısı -> System Of A Down-Aerials

İdare edemem annee!!

  Kimse birşeyi yanlış anlamasın, aman sorun olmasın, kimse alınmasın diye düşünüp durmak, arada kalmak ne yorucu lan. Ne yapacağımı şaşırıyorum bazen. Niye bu kadar komplike eder bazı insanlar olayları bilmem ki! Tek taraflı düşünmeseler sorun kalmıcak ama gel de anlat. İlla kıçlarından anlıcaklar lafı. Sadece kendimle ilgili konular da değil, etrafımda bu tip olaylar olduğunda da kırgınlık, dargınlık, yanlış anlama-anlaşılma, cart curt olmasın diye de çok uğraşırım. Bi de mesela kavgadan kaçarım. Biri bişey dese, baktım iş kavgaya, tartışmaya gidecek uzatmam, kısa keserim, alttan alırım. Konuşamadığımdan mi? Hayır, zehir gibi, çok güzel dilim vardır. Kavgadan korktuğumdan mı? Hayır. Allah ne verdiyse bi indiririm varya feleğini şaşırır karşımdaki. Ama sakinlik taraftarıyım, gergin ortamları sevmem öyle, gerek de yok. İnsan! Sen de düşün lan acıcık bunları, off. Niye hep ben düşünüyorum ki. İdare et, idare et, idare et... Yeter artık ama idare edemem annee!!

22.1.11

The moment of Realization Vol 1.

yine bir moment of realization...


  Analizler ve takiben moment of realization fırtınası devam ediyoorr. Farkında vardığım bazı şeyleri, "Hatasız kul olmaz" ilkesine dayandırıyorum ama bakıyorum ki çok da dayandırmamak lazım çünküm bazen, bazı şeyler kendini belli ediyor, bunları görmek, anlamak, değerlendirmek ve bunları anlamak gerek, bu da hep hatasız kul olmaz demekle olmuyo. İnsanlar neden göründükleri gibi olmuyo ki? Malesef çoğu zaman (her zaman) göründükleriinden farklı oluyolar. En son yaşadığım the moment of realization, son zamanlarda yakın arkadaşlarımdan birinin tuhaf davranışlarını düşünüp irdeleyince karşıma çıkan ve hiç de hoşuma gitmeyen bir sonuç sayesinde oldu. Kötü oldu. Too poor.

  Çoook uzun zamandır aklımın takıldığı bi nokta var, hala da çözebilmiş değilim. İnsanlara iyilik (iyilik kavramını genel olarak kullanıyorum, biçok şeye refer ediyor) ederken bir karşılık beklenmez tabi (acaba?) ama anneme de sorarım hep "Anne biz herkesin iyiliğini düşünüp onlar için güzel birşeyler yaparken, neden hiç bizim davrandığımız gibi davranmıyo diğerleri?" diye. İyilik yap denize at belki ama ben bekliyorum kardeşim benim gösterdiğim iyiniyetli davranışları karşımdakinden de görmek. Olmasınlar artık kıskanç, kibirli, bencil, yalancı filan. Aklıma takılan kısmı burası; çözemedim, nasıl olmalı? Hakedene hakettiği gibi, ne kadar ekmek, o kadar köfte, aynan olayım bebeğim, mü olmalı yoksa herşeye rağğğmen sen kendin ol, içinden gelenleri yap karşılığını düşünmeden, mi? Çoğu zaman hayalkırıklığına uğrasam da, kazık yesem, üzülsem, karşılık göremesem ve beklentilerim beklemede kalsa da yine ve yine, enayi bi şekilde, tamamen iyi niyetli bir insan olmaya ve o şekilde davranmaya itiliyorum içten içe bir şekilde. Aslında insanı insan yapan şey bu birazda. Alçakgönüllülüğe çok önem versem de bu konuda alçakgönüllü olmicam, ailemdeki insanlar ve benim gibi insanlar yok çok fazla. Hep bizim gibi insanlar görmeye çabalıyorum etrafımda, bizim gibi gerçekten iyi (iyinin anlamı bu kadar sıradan olmak için fazla derin aslında), dürüst, güvenilir, temiz kalpli ve düşünceli insanlar görmeye. Sadece bikaç tane görebiliyorum ama bilmiyorum onlar da beni hayalkırıklığına uğratır mı diğerleri gibi. Kimseye ve hiçbir şeye güvenmeme konusunda  paranoyaklaşma yolunca ilerliyorum, kötü. Bilmiyorum kazık yer miyim yemez miyim. Oynat zamancım, yaşayalım görelim. Sonuç olarak iyi niyetimden vazgeçmicem ama hakkaten hakedene hakettiği gibi davranmaya devam, aynan olayım bebeğim.

21.1.11

Daily Stuff Vol 11.

Evvet çok şükür, bir final dönemini daha ufak sıyrıklarla atlatmış bulunuyorum. Eh çok da fena değildi hani, 1 büt zaten garanti ama hadi bağalım. Bugün dönemin son finalinden çıkmış olmanın getirdiği rahatlamayla, içimizdeki çocukları salıverdik Hergele'ye. Saçmaladık da saçmaladık. Apaçi dansı ve emo pozları parodileri yaptık filan ahaha. Hergelenin ortasında açtık apaçi müziği bide video kaydettik ki rezilliğimiz tescillensin filan haha. Baya da bi eğlendik ama, az gülmedim. Finallerin bitişini kutlamak için yemekhanede plastik kadehlerimizi tokuşturmaya çalıştık, olmadı. Öpüştük, vedalaştık filan, yine "1.5 yıl sonra nasıl vedalaşacağız acaba :( " diye düşündüm ve hafiften bi hüzün geldi, öküz gibi oturdu. Ama bu sefer, bunu düşünen tek kişi ben değildim. Keşke bazı şeyler gerçekten hiç bitmese...

  Bugün sınavını olduğumuz ders İngiliz edebiyatıydı. "Shall I compare thee to a summer's day? Thou art more lovely and more temperate..." (Oh my Shakespeare!) Hocamız ilginç bi hatun; sınavda defter-kitap açmak, yanındakiyle konuşmak, kağıt değiştirmek, arkana dönmek, mesaj çekmek filan herbişi serbest. Bi de garibim hastaymış, "Sessiz olun, ben biraz uyicam." dedi. Bi de demesin mi "Hikayeden istediğiniz bi karakteri açıklayın." diye, ohh yandann. Keşkem bütün hocalar ve sınavlar böle olsa hehe. Ay bu aralar da hep sınav muhabbeti olmuş, neyse bi dahaki vize dönemine kadar susar otururum heralde, sıçtın mavisi itiyo çünkü beni bunları düşünmeye.


  Sobanın bazı güzel yanları da varmış yahu. Üzerinde kestane pişirmek, ekmek kızartmak, eline gelen çerçöpü çöpkutusuna gitmeye gerek kalmadan içine atmak gibi filan. Genel de yemekle ilgili bu güzel yanlar ama. Bu da, vücudumun bazı bölgelerinin giderek büyümesini biraz olsun açıklıyor. Kışın tıkınıp, yazın pareomdan ayrılamıyorum, oh yandan.


Buradan, Fındıkzade dolaylarında, ana cadde üzerinde açılacak olan kebapçı salonuna "Neden Urfa Baboş Kebap Salonu" adını veren insana selam ve sevgilerimi yollayarak, kendisini gönülden kutluyorum.


  Geçen gün de bir alışveriş merkezinin asansöründeyken, orta yaşlı bi bayanın asansörden inerken gülümseyerek bana "İyi akşamlar" demesi üzerine şaşırdım, şaşırmama da şaşırdım. Sonra da düşündüm. Günlük hayatta aslında hep bi şekilde dipdibe olduğumuz ve tanımadığımız insanları, hep görmezden geliyoruz. Sanki etrafımızda yokmuşlar gibi davranıyoruz. Bu en bariz oturgaçlı götürgeçlerde gözüme çarpıyodu hanidir aslında. Sıkış tepiş o kadar insan, dakikalar hatta bazen saatlerce aynı oturgaçlı götürgeçin içinde dibdibe, yanyana ve hatta bazen (çoğu zaman) malesef sırt sırta, kol kola, neredeyse elele (oha) yolculuk yaptığı halde, bırak tek kelime etmeyi, gözlerini bile birbirlerinden kaçırmaya özen gösteriyorlar. Halbuki herkes birbiriyle muhabbet etse filan diyomuşum, yok canım o kadar da değil, ama en azından bi "Günaydın", "İyi günler", "Çok yaşa", "Teşekkür ederim."  demenin öcüce bişey olmadığını farketseler daha iyi olurdu. Bu heryerde de böyle. Nedir ki bunun sebebi? Yabancılara, dışarıya karşı kapalı olmak mı, isolation isteği mi ya da bir tür savunma mekanizması felan mı? Yadırgamıyorum aslında çünkü aynı şeyi ben de yapıyorum ama tanımadığım bir bayandan sadece bi "İyi akşamlar" sözünü duymak bile nedense çok hoşuma gitti. Ayy herkes böööle eski zamanlardaki, beyefendi gibi beyefendi ve hanımefendi insanların olduğu zamanlardaki gibi konuşsa, davransa filan ne hoooş olurdu.

  Bu evde banyo yapmak da ayrı bi dert yaa! Bahara kadar yıkanmıcam demiştim ama dayanamadım. Bu sigortanın benimle ne alıp veremediği var bilemiyorum ama nedense hep ben banyodayken atıyo tepesi. Şafak sayar gibi, evin inşaatının bitmesini bekliyoruz. Bugün şafak 30.

  Yavaş yavaş insan analizi yapmaya başladım sanırım. "İnsan analizi" ayrıca haha. Alt metinlerini okuyo gibi oluyorum bazen. Çok şey görmedim tabi ki hayatta ama artık bazı şeyleri anlayıp görebiliyorum, analiz edebiliyorum, çözebiliyorum. O yea.


Günün Sözü -> (Arkadaşımdan gördüğüm bi sözün üzerine kendi eklememle) Gravitation is not responsible for people falling in love but responbile for wood-like-people falling on our heads.
Günün Atfı -> Don't take humanity too seriously. In the end, we're all playing human.
Günün Şarkısı -> System of a down - Shop Suey

15.1.11

Bana salaklığın resmini yapabilir misin? Ben yaparım.

  Bir varmışşş bir yokmuş, günlerden bir gün salak bir kız roman sınavına girmek üzere sabahın köründe kalkıp okula gitmiş. Arkadaşlarıyla kahvaltı yapıp, olmayan güçlerini birleştirerek sınav için kütüphanede çalışacaklarmış. Kahvaltıdan sonra baya bi çalışmışlar, kızımız bi güzel "Her bişeyi öğrendim, hatta sınav güzel geceçek sanki lalala." diye bile düşünmeye başlamış. Sonra sınav anı gelip çatmış. İlk soruyu okuyunca aklında beliren ilk şey "Fuck!" olmuş, hayatında ilk defa "Boş kağıt mı versem acaba" diye düşünmüş. Ufak umut kırıntılarıyla ikinci soruya baktığında, yine aynı şeyi düşünmenin hayalkırıklığını yaşamış. Çaresizlik içinde etrafına bakınmış. Sonra tekrar ve tekrar okumuş soruları, sonra nerden geldiğini anlayamadığı ilhai bir güçle başlamış yazmaya, bir yandan da emin değilmiş kendinden. Sonra önünde oturan arkadaşının kağıdında yazanları görmüş, iki soruyu da farklı yapmış o. Kızımız romanları okumadığı ve önündeki arkadaşı da okumuş olduğu için onun cevaplarının doğru kendininkilerin yanlış oılduğunu düşünmüş veee kendininkileri silip, gördüklerini yazmış. Ah bi de güzel döktürmüş, quotation'lara göndermeler yapmış felan. (Rezil olcam lan hocaya) Neyse, sınav bitmiş, çıkmışlar. Bir de öğrenmiş ki, önündeki arkadaşı yazdıklarının yanlış olduğunu farkedip düzeltmiş. Yani kızımızın yazdıklarının heepsi yanlış olmuş, olmuş. Kız şoka girmiş. Hikaye burda bitmiş. Sonra acı gerçekler başlamış. Salaklığın da bu kadarı! İnsan doğru yazıp, sonra silip yanlış yazar mı? Aslında yazar, ama bunu başkasından gördüğü için yapar mı? Yaparmış, gördüm. Mal mısın,tipin mi öyle gösteriyo Zeynep? Sanırım her ikisi de. Bi ara sinirden tansiyonum filan çıktı sandım. Ya büte kalmış olmam filan umrumda değil de,nedendir beni bu kendime olan güvensizliğim, yetersizlik hissetmem felan? Offf çok kızdım kendime çoook. En önemsiz kıytırıktan bir sınav için bile nabzını 90'lara fırlatma, elini ayağını titretme yeteneğine sahip biri olarak, ilk defa bir sınav için "Amaaann niye bu kadar stresleniyorum ki? Olursa olur, olmazsa büte kalırım nolcak ki?" filan deyip hayatımda yine bir ilki gerleştirerek bir sınava o kadar az hazırlanıp girdiydim. Sonuç olarak, "Bundan önce yaşadığım stresler, heycanlar, bi taraflarımın tutuşarak ders çalışmak için kafayı yediğim zamanlarki telaşım, ne kadar gereksiz-miş." demek isterdim ama malesef. Daannnn! Acı gerçekler. Hayatımda yine ve yine bir ilki gerçekleştirerek bir finalden 0 çekicem, o yeaaa.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...