skip to main |
skip to sidebar
Hadi bağalım.
<3
Really?
That's it.
Deeermişim..
Everybody is alone on the Earth's heart, pierced by a ray of sun...
Pages
23.5.11
Anlasanız da konuşsanız gam yemicem ama...
Millet her ağzına geleni, düşünmeden söyler olmuş anasını satayım ya. Yeter artık be kardeşim yeter, kafatasınızın içindeki kıvır kıvır şey boşuna değil, az bi düşünmek için kullansanıza onu. Biraz empati kurmayı öğrenin allasen ya. Azcık empati kurun nolur bak, bi kere kurun ölmiceksiniz inanın bana. Kimsenin bana duymak istemediğim şeyler söylemeye hakkı yok aslında. Hele sinirimi bozmaya hiç yok! Ya beni anlayın ya da kapayın o güzel çenelerinizi ki size olan sevgim tersine dönmesin. Saygılar.
20.5.11
Korkumdan ağlamadım ama sabahladım
Çok alakalı dipnot:Bu yazacaklarımın, dün bana 3.5 attıran depremle alakası yok, onun korkusu başka.
Uzuuuuuun zaman önce farketmiş olsam da, bir türlü kendime itiraf edemediğim bir durumu 2 gece önce kabullenmiş durumdayım. Evet, ben acaip korkak bi kızım. Öyle risk almaktan, biriyle çıkmaktan, sınava girmekten filan korkmak gibi bişey değil. Bildiğin öcülerden filan korkuyorum. Evet 21 yaşındayım.
Havaların azıcık da olsa ısınmasıyla beraber, sıcaklık kendi odamda uyurken donarak ölmeyeceğim bir dereceye ulaşınca, kendi yatağımda yatmaya başladım. Ama ben alışmışım öyle odaları içiçe, dipdibe evlerde oturmaya. Burda Edirne asfaltı kadar koridor olup da odam da o koridorun ucunda olunca, annemle babam da diğer ucunda yatınca, üstüne bi de kardeşim de annemlerle uyuyunca azıcık yadırgadım. 2 gece önce ise korkunun dibine vurdum.
Efendime söliyim yeni odamı çok sevdim ve her zaman görülmeyecek bir durum olarak odamı toplamadan uyumuyorum. Ben odamı toplıyım, internette dolaşayım dur bi de kahve içeyim diyip gece keyfi yaparken saat olmuş gecenin bilmem kaçı, herkes uyumuş bi ben uyak kalmışım meğer. Artık sabah olmaya az kalmışken uyuyım artık dedim ve yattım. Oh bi de rahat geldi ki yatak sıcacık, yumuşacık filan. Huzurlu huzurlu tavana bakarak uyumayı beklerken bir anda bişi oldu, bi his geldi, bi anda gözüne araba farı tutulmuş tavşan gibi kaldım. Vücut ısım, kan basıncım ve kalp atışlarım hızlandı. Sanki tavanda bişiler geziniyor, ampul kapalı olmasına rağmen sarı sarı kıvılcımlar çıkarıyor, kapımın önünden jet hızıyla gölgeler geçiyor, birileri yanıma yaklaşıyordu. Hayalgücüm, göz yanılgılarım ve ödlekliğim bir olup beni çileden çıkarmak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Gözümü kapayayım bari dedim ama kapayınca biri hızlı hızlı gelip üstüme atlıcak filan gibi hissedince fal taşı gibi açtım hemen. İnat gibi de uyku bastırdı, gözlerimi açık tutumakta zorlanır oldum. Onlar kapanıyo, biraz sabrediyorum, olmuyo yine açıyorum derken bi 15 dakka geçti böyle. Kalkıp bloga mı yazsam bunları dedim ama korkudan yerimden kıpırdayamıyıp onu da yapmadım. Sonra favori duam olan Ayetel Kürsü'yü kaç kere olduğunu hatırlayamadığım kadar okumaya başladım. Şeytan bu ya, dua etmem ona battı sanırım ki beni korkutmayı bi kenara bırakıp hemen uyuyayım da dua okumayı bırakayım diye uyuttu beni. Sızıp kalınca korkular bensiz naptı hiç bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.
Ben, büyüyüp de eşşek kadar olmasına rağmen, odasında yalnız uyuyunca korkudan tipten tipe giren biri olarak kendimden... düşündüm de yok utanmıyorum be, hehe. Karanlıktan da çok korkarım. Işıklar kesildiğinde koşa koşa yüksek biryerlere çıkıp gözlerini yuman biriyim (o karanlıkta gözlerimi yumunca sanki ışık görücem). Artık bunu çekinmeden söyleyebiliyorum. Allah beni de böyle tırsak yaratmış işte ben napayım.
Yalnız bu tip korkuların adını ve sebebini keşfedemedim henüz. Yabancı ortamlara girip ortaya atılmaktan, dikkat çekmekten, konuşma yapmaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, yüksekten filan korkmam da. Cinlerden, öcülerden, hayaletlerden, ruhlardan ve depremden, hortumdan, fırtınadan, ve gemideyken denizin dalaglanmasından ve karanlıktan korkuyorum.Doğa üstü varlıklardan filan da korkarım. Bunların heeepsinden korkarım. Hem de çok. Son bir itiraf, (eski evde banyoyla mutfak yanyanaydı) yıkanırken 15 yaşına kadar annemi ben çıkana kadar zorla mutfakta bekletiyordum.
Sanırım evlenince kocama kızarsam "al yastığını da salonda uyu" yerine, "ben annemlere gidiyorum" derim.
Uzuuuuuun zaman önce farketmiş olsam da, bir türlü kendime itiraf edemediğim bir durumu 2 gece önce kabullenmiş durumdayım. Evet, ben acaip korkak bi kızım. Öyle risk almaktan, biriyle çıkmaktan, sınava girmekten filan korkmak gibi bişey değil. Bildiğin öcülerden filan korkuyorum. Evet 21 yaşındayım.
Havaların azıcık da olsa ısınmasıyla beraber, sıcaklık kendi odamda uyurken donarak ölmeyeceğim bir dereceye ulaşınca, kendi yatağımda yatmaya başladım. Ama ben alışmışım öyle odaları içiçe, dipdibe evlerde oturmaya. Burda Edirne asfaltı kadar koridor olup da odam da o koridorun ucunda olunca, annemle babam da diğer ucunda yatınca, üstüne bi de kardeşim de annemlerle uyuyunca azıcık yadırgadım. 2 gece önce ise korkunun dibine vurdum.
Efendime söliyim yeni odamı çok sevdim ve her zaman görülmeyecek bir durum olarak odamı toplamadan uyumuyorum. Ben odamı toplıyım, internette dolaşayım dur bi de kahve içeyim diyip gece keyfi yaparken saat olmuş gecenin bilmem kaçı, herkes uyumuş bi ben uyak kalmışım meğer. Artık sabah olmaya az kalmışken uyuyım artık dedim ve yattım. Oh bi de rahat geldi ki yatak sıcacık, yumuşacık filan. Huzurlu huzurlu tavana bakarak uyumayı beklerken bir anda bişi oldu, bi his geldi, bi anda gözüne araba farı tutulmuş tavşan gibi kaldım. Vücut ısım, kan basıncım ve kalp atışlarım hızlandı. Sanki tavanda bişiler geziniyor, ampul kapalı olmasına rağmen sarı sarı kıvılcımlar çıkarıyor, kapımın önünden jet hızıyla gölgeler geçiyor, birileri yanıma yaklaşıyordu. Hayalgücüm, göz yanılgılarım ve ödlekliğim bir olup beni çileden çıkarmak için ellerinden geleni yapmaya başladılar. Gözümü kapayayım bari dedim ama kapayınca biri hızlı hızlı gelip üstüme atlıcak filan gibi hissedince fal taşı gibi açtım hemen. İnat gibi de uyku bastırdı, gözlerimi açık tutumakta zorlanır oldum. Onlar kapanıyo, biraz sabrediyorum, olmuyo yine açıyorum derken bi 15 dakka geçti böyle. Kalkıp bloga mı yazsam bunları dedim ama korkudan yerimden kıpırdayamıyıp onu da yapmadım. Sonra favori duam olan Ayetel Kürsü'yü kaç kere olduğunu hatırlayamadığım kadar okumaya başladım. Şeytan bu ya, dua etmem ona battı sanırım ki beni korkutmayı bi kenara bırakıp hemen uyuyayım da dua okumayı bırakayım diye uyuttu beni. Sızıp kalınca korkular bensiz naptı hiç bilmiyorum, bilmek de istemiyorum.
Ben, büyüyüp de eşşek kadar olmasına rağmen, odasında yalnız uyuyunca korkudan tipten tipe giren biri olarak kendimden... düşündüm de yok utanmıyorum be, hehe. Karanlıktan da çok korkarım. Işıklar kesildiğinde koşa koşa yüksek biryerlere çıkıp gözlerini yuman biriyim (o karanlıkta gözlerimi yumunca sanki ışık görücem). Artık bunu çekinmeden söyleyebiliyorum. Allah beni de böyle tırsak yaratmış işte ben napayım.
Yalnız bu tip korkuların adını ve sebebini keşfedemedim henüz. Yabancı ortamlara girip ortaya atılmaktan, dikkat çekmekten, konuşma yapmaktan, yeni insanlarla tanışmaktan, yüksekten filan korkmam da. Cinlerden, öcülerden, hayaletlerden, ruhlardan ve depremden, hortumdan, fırtınadan, ve gemideyken denizin dalaglanmasından ve karanlıktan korkuyorum.Doğa üstü varlıklardan filan da korkarım. Bunların heeepsinden korkarım. Hem de çok. Son bir itiraf, (eski evde banyoyla mutfak yanyanaydı) yıkanırken 15 yaşına kadar annemi ben çıkana kadar zorla mutfakta bekletiyordum.
Sanırım evlenince kocama kızarsam "al yastığını da salonda uyu" yerine, "ben annemlere gidiyorum" derim.
18.5.11
Is life based on oppositions?
Uyumam lazım uyumam lazım diyince uyuyamazsın, normal zamanada sızar kalırsın.
Çocuğa birşeyi yapma dersin yapar, yap dersin yapmaz.
Birine soğuk davranırsın sana aşık olur, ölür, biter, çok değer verirsin kendiliğinden defolur
gider.
Birşeyi çok istersin olmaz, umursamazsın anında olur.
Saçını şöyle bir tutturursun düğüne gider gibi olur, yarım saat uğraşırsın bi boka
benzemez.
Bişeye çok heveslenirsin, hayalini kurarsın mutlaka bir terslik çıkar.
Yemek yaparken çok dikkat edersin dibi tutar, öylesine iki dakkada pişirirsin
mükemmel olur.
Sokağa berbat bir halde çıkarsın, seni o halde görmesini en son istediğin insanla
karşılaşırsın, süslenir
püslenir okula gidersin, o gelmez.
Senin istediğin seni istemez, seni isteyeni sen istemezsin.
Haftaiçi hep geç kalırsın, Pazar günü 7de gözün açılır.
Çok çalışırsın 20 alırsın, hiç kasmazsın 85 alırsın.
Yanında olmasını istediğin kişi başka ülkededir, ama gıcık olduğun tip dibinde biter.
Korktuğun şey hep başına gelir.
Çocuğa birşeyi yapma dersin yapar, yap dersin yapmaz.
Birine soğuk davranırsın sana aşık olur, ölür, biter, çok değer verirsin kendiliğinden defolur
gider.
Birşeyi çok istersin olmaz, umursamazsın anında olur.
Saçını şöyle bir tutturursun düğüne gider gibi olur, yarım saat uğraşırsın bi boka
benzemez.
Bişeye çok heveslenirsin, hayalini kurarsın mutlaka bir terslik çıkar.
Yemek yaparken çok dikkat edersin dibi tutar, öylesine iki dakkada pişirirsin
mükemmel olur.
Sokağa berbat bir halde çıkarsın, seni o halde görmesini en son istediğin insanla
karşılaşırsın, süslenir
püslenir okula gidersin, o gelmez.
Senin istediğin seni istemez, seni isteyeni sen istemezsin.
Haftaiçi hep geç kalırsın, Pazar günü 7de gözün açılır.
Çok çalışırsın 20 alırsın, hiç kasmazsın 85 alırsın.
Yanında olmasını istediğin kişi başka ülkededir, ama gıcık olduğun tip dibinde biter.
Korktuğun şey hep başına gelir.
- Bir şeyin ters gitme olasılığı varsa, ters gidecektir.
- Bir şeyin birkaç şekilde ters gitme olasılığı varsa, hep en kötü sonuç doğuracak şekilde ters gidecektir.
- Bir şeyin ters gidebileceği olasılıkları engelleseniz bile, anında yeni bir olasılık ortaya çıkacaktır.
- Bir şeyin olma olasılığı, isteme olasılığı ile ters orantılıdır.
- Er ya da geç olası en kötü koşullar zincirlemesi vuku bulacaktır.
- Ne zaman bir şeyden vazgeçseniz, vazgeçtiğiniz o şey size geri gelir.
- Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi.
- Ne kadar beklersen bekle istenmediği zaman gelecektir.
- Çözülen her problem yeni problemler yaratır.
Uzuuun bir aradan sonra..
Oh ya sonunda evime, internetime, telefonuma, televizyonuma, ayakkabısız bastığım halıma, sonu gelen sınav dönemime, nihayet gelen bahar şenliklerime, yarısı kurulmuş düzenime, açılan bloguma kavuştumm!!! Ne çok şey olmuş, ne kadar zaman olmuş bloguma giremeyeli, ne de çok şey değişmiş. Duygularım, telaşlarım, planlarım, düşüncelerim de değişmiş. Yazmak çok güzel bişey, birsürü şey yaşadım ve hiçbirini yazacak imkan ve fırsat bulamadığım için yaşadıklarım sanki yaşanmış da bilinmeyen bir yerlerde kaybolmuş gibi hissettim. Sanki yazınca somutaştırmış oluyorum, hani fotoğraf çekersin de anı ölümsüzleştirirsin ya, onun gibi işte. Öyle "sabah kalktım, elimi yüzümü yıkadım, kahvaltımı yaptım, sonra tuvalete gittim" tarzı günlükümsü birşey olarak değil de hissettiklerimi, düşündüklerimi, kararlarımı yazdığım, çok sevdiğim kişisel bi eşyam olarak görüyorum. Ay böyle uzun zaman yazmayınca da konudan konuya sıçrıyorum, hepsi karışıyo.
Allah taşınan herkese kolaylık versin valla, o ne zor işmiş öyle yaaa. Sonunda o bok kokulu apartmandan, haftada bir kovası delinen sobadan, sigortaları attırıp da hep ben içindeyken suyu buz gibi yapan elektrikli şohbenden, pis kedilerden, kutup noktasını aratmayacak olan o evden kurtulmuş olduğum için bi hola hola dansı yapmadığım kaldı. Yeni evimiz de ilk taşındığımız zamanlarda çok soğuktu, hem hava soğuktu hem de ev yeni diye duvarları soğuktu ama eski evdeki soğuk neydi öyle ya, bazı günler ayaklarım yorganın içinde olmalarına rağmen mosmor uyandığım günler olmuştu, o derece yani. Bi de bizim yerleşmemiz de çok zaman aldı (ki hala tam olarak yerleşebilmiş değiliz), eksik dolaplar, raflar, eşyalar olduğu için beklemek zorunda kaldık, doğalgaz, su, elektrik başvuruları için çok gün harcadık ve kardeşim hasta oldu. Hepsi üstüste binince 20 günde anca yerleşebildik. Bi hafta boyunca ayakkabılarımı çıkaramamamdan sonra halıya çoraplarımla bastığım ilk gün bu evde en mutlu olduğum ilk andı. Ayrıca ocak filan kurulana kadar da öğle yemeklerinde bile lahmacun tarzı fast food yiyecekler yemekten içim kurudu.
4 gün televizyonsuz, 2 hafta telefonsuz ve internetsiz geçirilen günlerimiz çok çetindi. Herşeye fransız kalmış olduğunu bilmenin getirdiği ezikliği yaşamayan bilemez.
Tam sınav zamanıma denk gelen taşınma işlerine, en önemli son iki sınavıma, sınav sabahına kadar kapak açmadan girmemi sağlamış, sınav zamanı baya bi tutuşmama, dolayısıyla okula sabahın köründe gidip, 3-5 saat herkese ders anlattırıp, okuyabildiğim kadar dökümen okutmuş olmasına, neredeyse duaları hatim indirerek girdiğim sınavlardan beklediğimin kat kat kat üstünde alarak beni sevinç yumağı haline getirmiş olduğu için sonsuz minnetlerimi sunuyorum. Çalışmadan yüksek almış olmama şaşıran arkadaşlarıma bu işin sırrını açıklıyorum! "Telaş ve çaresizliğin getirdiği tüylerinin dimdik olma halinde, duyulan gerginlikle, algıların full açık olması sayesinde hissedilen yusuf yusuf sendromu sonucu ortaya çıkan 3,5 atma durumu." Sakın evde deneyin.
An itibarıyle gerçekten çok utandım. Tam da "gerçek dost kara günde belli olur"dan girip, tam taşınma zamanı iş güç varken, yardıma en ihtiyacımız olduğu anda bir anda ortalıktan yokoluveren akrabalardan, komşulardan, (sözde) yakın arkadaşlardan bahsedecektim ki, teyzesi ölen ve benim mesaj atmayı düşünüp de unuttuğum bi arkadaşımın araması ve dost dediğin kara günde belli olur diyip, benim aramadığımı hatırlatmasıyla çok çok çok mahcup olup, utanmış durumdayım. Ama ben valla mesaj atıcaktım da unuttum aklımdan çıktı bişey oldu basiretim bağlandı derler ya ondan işte filan. Ama bu bizim kara günde kaybolan insanları, akıllarına gelmesi için baya bi uzun süreleri olduğu halde akıl edemedikleri için suçlu bulmama engel değil. Belki de bencilim olabilir, ama dürüstüm de, hatalıyım evet ama onlar da hatalılar. Utanıyorum, konuyu kapatıyım bari.
Eski sevgilim, aramızda inkar edemeyeceğim bir bağ olduğundan,
benim hemen isim koymak istediğimden ama onun klişe olmasını istemediğinden dolayı zamanla olmasını tercih ettiği, arkadaş-sevgili arası bi durumda bulunduğumuzdan filan bahsetti. Türkçesi nedir acaba, anlayan, bilen? Bende uyandırdığı anlam; "sevgilim olup da adını koyup da beni kasma, ama hazırda elimin altında bekle, takılalım hoş vakit geçirelim, ama ben hiç fedakarlıkta bulunmıyım, sana değer vermeme gerek olmasın, free olayım ama sen orda beni hep hazır bekle." Böyle bi dünya gören, bilen? Neyse, sinirimi bozmadan bu konuyu da kapatayım.
Bazen babamın gizli gizli Six Feet Under filan dinleyip de etkisi altında kaldığını düşünüyorum.
Bazı dualarım kabul oldu sanırım. Acı çeken, ağzına sıçıldığını iddia eden birileri var. Çok mutluyum. Hatta oh olsun. Beter ol. Amin.
Bahar şenlikleri, bahar şenlikleri diye yırtınırken gide gide 2 tanesine gidebildim. Şebnem Ferah'ın sesi gerçekten çok güzel ve Mor ve Ötesi çok eğlenceli. Deliler gibi bağırdım, sesim kısılcak diye korkarak aynı zamanda da hiç korkmadan avazım çıktığı kadar şarkı söyledim, kafam zonklayıncaya kadar zıpladım ve boşluğum ağrıyıncaya kadar dans ettim.
Günde 5 kere telefonda konuştuğu, 100 kere mesajlaştığı bi insana onu kırmadan, "senden elektrik alamıyorum anla işte" demenin yolunu duyan, bilen? Bari kendime Manga'dan "Cevapsız sorular" şarkısını armağan edeyim.
Tekrar taşınma, yerleşme, eşya konusuna geri döneyim. Babam kendi işlerini anca yetiştirebildiği için evin işleri annemle bana kaldı. Zaten annem bi usta, ben de çırağı kadar bilgi sahibiyiz. Badana yaparken kartonpiyerle duvar arasına çekilen şeridi çekmişliğimden, fayans arası derzi doldurmuşluğuma kadar bi tadilat geçmişim var. Ama tecrübelerime bir yenisini daha kattım veee tüm komşuların şaşkın bakışları altında, yağmur altında elimde bir dekopajla ki kendisi tahta kesme şeysi olur, kooocaman bir suntayı raf yaptımm! Kendimle gurur duymadım değil valla. "Erkek işi" olarak nitelendirilen ve bayanların yapamayağına inanılan şeyler başta olmak üzere her konuda az çok bilgim ve becerim olması gibi bi düşüncem var. Elimden her iş gelmeli, kimseye muhtaç olmamalıyım gibi bi bilinçaltı dürtüsü de olabilir ama memnunum halimden.
Bütün o karmaşanın, yorgunluğun ve yoğunluğun arasında bütün gününü bana ayırıp İstanbul turu attıran, daha önce hiç çıkmadığım Galata Kulesi'nden İstanbul manzarası seyrettiren, daha önce hiç tadına bakmadığım Kentucky Fried Chickens tavuğu yediren ve daha önce hiç içmediğim ahududulu bişiden içiren ve bana çooook güzel bir gün yaşatan arkadaşıma çooook teşekkür ediyorum.
Kendimi özlettiğimi biliyorum blog, ama yazacak birsürü şeyim daha var sana. Ayrıca Blogger'ın açılmasına çok sevindim, ardı arkası gelmeyen saçmalıklara devam edilecek, biliyoruz da en azından herkes bloğuna, "kişisel mülkiyet"ine kavuştuğu için çok mutluyum.
Allah taşınan herkese kolaylık versin valla, o ne zor işmiş öyle yaaa. Sonunda o bok kokulu apartmandan, haftada bir kovası delinen sobadan, sigortaları attırıp da hep ben içindeyken suyu buz gibi yapan elektrikli şohbenden, pis kedilerden, kutup noktasını aratmayacak olan o evden kurtulmuş olduğum için bi hola hola dansı yapmadığım kaldı. Yeni evimiz de ilk taşındığımız zamanlarda çok soğuktu, hem hava soğuktu hem de ev yeni diye duvarları soğuktu ama eski evdeki soğuk neydi öyle ya, bazı günler ayaklarım yorganın içinde olmalarına rağmen mosmor uyandığım günler olmuştu, o derece yani. Bi de bizim yerleşmemiz de çok zaman aldı (ki hala tam olarak yerleşebilmiş değiliz), eksik dolaplar, raflar, eşyalar olduğu için beklemek zorunda kaldık, doğalgaz, su, elektrik başvuruları için çok gün harcadık ve kardeşim hasta oldu. Hepsi üstüste binince 20 günde anca yerleşebildik. Bi hafta boyunca ayakkabılarımı çıkaramamamdan sonra halıya çoraplarımla bastığım ilk gün bu evde en mutlu olduğum ilk andı. Ayrıca ocak filan kurulana kadar da öğle yemeklerinde bile lahmacun tarzı fast food yiyecekler yemekten içim kurudu.
4 gün televizyonsuz, 2 hafta telefonsuz ve internetsiz geçirilen günlerimiz çok çetindi. Herşeye fransız kalmış olduğunu bilmenin getirdiği ezikliği yaşamayan bilemez.
Tam sınav zamanıma denk gelen taşınma işlerine, en önemli son iki sınavıma, sınav sabahına kadar kapak açmadan girmemi sağlamış, sınav zamanı baya bi tutuşmama, dolayısıyla okula sabahın köründe gidip, 3-5 saat herkese ders anlattırıp, okuyabildiğim kadar dökümen okutmuş olmasına, neredeyse duaları hatim indirerek girdiğim sınavlardan beklediğimin kat kat kat üstünde alarak beni sevinç yumağı haline getirmiş olduğu için sonsuz minnetlerimi sunuyorum. Çalışmadan yüksek almış olmama şaşıran arkadaşlarıma bu işin sırrını açıklıyorum! "Telaş ve çaresizliğin getirdiği tüylerinin dimdik olma halinde, duyulan gerginlikle, algıların full açık olması sayesinde hissedilen yusuf yusuf sendromu sonucu ortaya çıkan 3,5 atma durumu." Sakın evde deneyin.
An itibarıyle gerçekten çok utandım. Tam da "gerçek dost kara günde belli olur"dan girip, tam taşınma zamanı iş güç varken, yardıma en ihtiyacımız olduğu anda bir anda ortalıktan yokoluveren akrabalardan, komşulardan, (sözde) yakın arkadaşlardan bahsedecektim ki, teyzesi ölen ve benim mesaj atmayı düşünüp de unuttuğum bi arkadaşımın araması ve dost dediğin kara günde belli olur diyip, benim aramadığımı hatırlatmasıyla çok çok çok mahcup olup, utanmış durumdayım. Ama ben valla mesaj atıcaktım da unuttum aklımdan çıktı bişey oldu basiretim bağlandı derler ya ondan işte filan. Ama bu bizim kara günde kaybolan insanları, akıllarına gelmesi için baya bi uzun süreleri olduğu halde akıl edemedikleri için suçlu bulmama engel değil. Belki de bencilim olabilir, ama dürüstüm de, hatalıyım evet ama onlar da hatalılar. Utanıyorum, konuyu kapatıyım bari.
Eski sevgilim, aramızda inkar edemeyeceğim bir bağ olduğundan,
benim hemen isim koymak istediğimden ama onun klişe olmasını istemediğinden dolayı zamanla olmasını tercih ettiği, arkadaş-sevgili arası bi durumda bulunduğumuzdan filan bahsetti. Türkçesi nedir acaba, anlayan, bilen? Bende uyandırdığı anlam; "sevgilim olup da adını koyup da beni kasma, ama hazırda elimin altında bekle, takılalım hoş vakit geçirelim, ama ben hiç fedakarlıkta bulunmıyım, sana değer vermeme gerek olmasın, free olayım ama sen orda beni hep hazır bekle." Böyle bi dünya gören, bilen? Neyse, sinirimi bozmadan bu konuyu da kapatayım.
Bazen babamın gizli gizli Six Feet Under filan dinleyip de etkisi altında kaldığını düşünüyorum.
Bazı dualarım kabul oldu sanırım. Acı çeken, ağzına sıçıldığını iddia eden birileri var. Çok mutluyum. Hatta oh olsun. Beter ol. Amin.
Bahar şenlikleri, bahar şenlikleri diye yırtınırken gide gide 2 tanesine gidebildim. Şebnem Ferah'ın sesi gerçekten çok güzel ve Mor ve Ötesi çok eğlenceli. Deliler gibi bağırdım, sesim kısılcak diye korkarak aynı zamanda da hiç korkmadan avazım çıktığı kadar şarkı söyledim, kafam zonklayıncaya kadar zıpladım ve boşluğum ağrıyıncaya kadar dans ettim.
Günde 5 kere telefonda konuştuğu, 100 kere mesajlaştığı bi insana onu kırmadan, "senden elektrik alamıyorum anla işte" demenin yolunu duyan, bilen? Bari kendime Manga'dan "Cevapsız sorular" şarkısını armağan edeyim.
Tekrar taşınma, yerleşme, eşya konusuna geri döneyim. Babam kendi işlerini anca yetiştirebildiği için evin işleri annemle bana kaldı. Zaten annem bi usta, ben de çırağı kadar bilgi sahibiyiz. Badana yaparken kartonpiyerle duvar arasına çekilen şeridi çekmişliğimden, fayans arası derzi doldurmuşluğuma kadar bi tadilat geçmişim var. Ama tecrübelerime bir yenisini daha kattım veee tüm komşuların şaşkın bakışları altında, yağmur altında elimde bir dekopajla ki kendisi tahta kesme şeysi olur, kooocaman bir suntayı raf yaptımm! Kendimle gurur duymadım değil valla. "Erkek işi" olarak nitelendirilen ve bayanların yapamayağına inanılan şeyler başta olmak üzere her konuda az çok bilgim ve becerim olması gibi bi düşüncem var. Elimden her iş gelmeli, kimseye muhtaç olmamalıyım gibi bi bilinçaltı dürtüsü de olabilir ama memnunum halimden.
Bütün o karmaşanın, yorgunluğun ve yoğunluğun arasında bütün gününü bana ayırıp İstanbul turu attıran, daha önce hiç çıkmadığım Galata Kulesi'nden İstanbul manzarası seyrettiren, daha önce hiç tadına bakmadığım Kentucky Fried Chickens tavuğu yediren ve daha önce hiç içmediğim ahududulu bişiden içiren ve bana çooook güzel bir gün yaşatan arkadaşıma çooook teşekkür ediyorum.
Kendimi özlettiğimi biliyorum blog, ama yazacak birsürü şeyim daha var sana. Ayrıca Blogger'ın açılmasına çok sevindim, ardı arkası gelmeyen saçmalıklara devam edilecek, biliyoruz da en azından herkes bloğuna, "kişisel mülkiyet"ine kavuştuğu için çok mutluyum.
12.4.11
Fair in fairs!
(Refer to the title: Fuarlar kimi zaman sirk gibi geçiyor.)
Üst üste 3 kere fuara gidince, ilgimi çeken garip ve absürd durumlar da birikiyor böyle. İnsanlarla içiçe birsürü zaman geçirince, birbirinden çeşitli, garip garip, farklı insanlar tanıyıp görüyor insan. Mesela ilk defa şişman bir japon gördüm. Uzun yıllardır Türkiye'de yaşıyor olsa gerek. Ayrıca fuarlarda kokteyl veriliyormuş onu da öğrenmiş oldum. Maritime fuarındaydım o zaman. Fransız bi gemi motoru üreticilerinin standında tercümanlık yapıyordum. Kokteyl verdiler. Birsürü turşuydu, salamdı, jambondu, bir etobur olarak hangisinden yiyeceğimi şaşırdım haha. İçkiler gırla tabi. Kırmızı şarap dolaba konmazmış, biradan öte bi içki kültürüm olmadığı için bilmiyordum onu da öğrenmiş oldum.
Bi de manken kızlar var. Çoğu da güzel değil valla, bi mini etek giyip tonla makyaj yapınca güzel olunmuyor ki, ha bi de topuklu ayakkabıları var. Tamam ben de giyiyorum ama en azından gayet düzgün yürüyebiliyorum topukluyla. Ama topuklu ayakkabı giyince akrobasi yapar gibi yürüyenler, daha doğrusu yürüyemeyenler var. Adam gibi yürüyemiyorsanız giymeyin allasen, valla çok komik görünüyor.
Bir de şunu da öğrendim ki; Aynı gün içinde 2 otobüs, 2 metro, 1 tramvay, 2 metrobüs yolculuğu bünyeyi bir garip yapıyor.
Beleş sirke harbiden baldan tatlıymış. Bunu da tasdiklemiş oldum. Şöyle ki, bu fuarlarda, standı ziyaret eden insanları oturtup, illa da bişeyler içirtmeye bayılıyor bu firma sahipleri, o yüzden de ilk günden gidip bir sürü peçeteydi, plastik bardaktı, kolaydı, meyve suyuydu, biraydı, kurupasta, kuruyemiş, ıslak medildi tonla şey alıyorlar. E tabi 4 günde de bitmediği için ve yanlarına alıp gitmedikleri için noooluyor onca güzel beleş şey? Tabi kiii; "Zeynepcim sen al götür bunları istersen, kalmasınlar burda." diyorlar :D Kollarım kopma, omuzlarım çıkma, tabanlarım yanma pahasına da olsa taşıyabilidğim kadarını götürüyorum valla, tam da taşınma zamanı bir sürü plastik bardağımız, peçetemiz, sallama çayımız ve küp şekerimiz filan oluyo işte ne güzel.
Bu hafta da Automechanica fuarındaydım. Firmamız, fren, şanzıman, kaliper filan üreticisi. Böyle sofistike sofistike konuşuyorum ama fren hariç hiçbişey bilmiyorum. Çok şükür genelde çalıştığım insanlar iyi insanlar oluyor ama bu sefer çalıştıklarım çok ama çok iyi insanlardı. 10 kişi içinde tek bayandım. Korudular, kolladılar resmen. Bazen masaları onlar toparladılar ben yorulmayayım diye, benden önce başka bir kız gelecekmiş rahatsızlandığı için beni aramışlardı, iyi ki o kız gelmemiş arasak senin gibisini bulamazdık dediler, çalışmamın, çabalarımın dikkatten kaçmadığını takdir edildiğini gördüm, çok güzel sözler duydum, çok mutlu oldum. Hatta dediler ki, "Yurtdışına fuarlara gidiyoruz biz sürekli, tercüman ihtiyacımız olursa seni ararız artık."! Hadi bağalım. Bu aradaaaaaa bombayı söylemeyi unuttummmm! Tam fuarda, günün ortasındaykennnn bir telefon geldi, Erkan abi (sık sık çalıştığım organizasyon ajansının sahibi ve annemlerin komşusunun oğlu) aradı ve sordu: "Zeynep, pasaportun varmı?", zaten soruyu duyunca gözüm döndü. "Yok ama oldururuz." dedim :D (Var ama süresi doldu, uzatıcaz artık) "Qatar'a yollayalım mı seni, fuara?" dedi. Yol, uçak, otel masrafları onlardan, günlüğü de baya bi dolgun maşşallah, yani beş kuruş harcamadan 2 gün yurtdışı görücem inşallah! Nasıl heyecanlandım anlatamam. Ama 4 kişi önereceklermiş firmaya, görüşmeye çağıracaklarmış mülakat gibi birşey, 2 kişiyi seçeceklermiş. Fuar, yurtdışı tecrübem ve ingilizcem olduğu için umutluyum ama tabi kısmet bu işler. Herşeye önceden limitleri aşarcasına heveslenen bir insan olarak, heves katsayımı aşağılarda tutmaya çalışıyorum ki, olası bir iptal olma, seçilememe vs. gibi durumlarda üzüntümden çatlamayayım. Haydi hayırlısı inşallah.
Kaba, öküz, teşekkür etmeyi bilmeyen insanlardan nefret ettiğimi de öğrendim.
Bu fuarlar sayesinde acı(!), tatlı baya şey öğrendim yani. Hem para kazandım, hem bol bol ingilizce konuştum, hem de birsürü zula yaptım haha. All in one teknolojisi.
Üst üste 3 kere fuara gidince, ilgimi çeken garip ve absürd durumlar da birikiyor böyle. İnsanlarla içiçe birsürü zaman geçirince, birbirinden çeşitli, garip garip, farklı insanlar tanıyıp görüyor insan. Mesela ilk defa şişman bir japon gördüm. Uzun yıllardır Türkiye'de yaşıyor olsa gerek. Ayrıca fuarlarda kokteyl veriliyormuş onu da öğrenmiş oldum. Maritime fuarındaydım o zaman. Fransız bi gemi motoru üreticilerinin standında tercümanlık yapıyordum. Kokteyl verdiler. Birsürü turşuydu, salamdı, jambondu, bir etobur olarak hangisinden yiyeceğimi şaşırdım haha. İçkiler gırla tabi. Kırmızı şarap dolaba konmazmış, biradan öte bi içki kültürüm olmadığı için bilmiyordum onu da öğrenmiş oldum.
Bi de manken kızlar var. Çoğu da güzel değil valla, bi mini etek giyip tonla makyaj yapınca güzel olunmuyor ki, ha bi de topuklu ayakkabıları var. Tamam ben de giyiyorum ama en azından gayet düzgün yürüyebiliyorum topukluyla. Ama topuklu ayakkabı giyince akrobasi yapar gibi yürüyenler, daha doğrusu yürüyemeyenler var. Adam gibi yürüyemiyorsanız giymeyin allasen, valla çok komik görünüyor.
Bir de şunu da öğrendim ki; Aynı gün içinde 2 otobüs, 2 metro, 1 tramvay, 2 metrobüs yolculuğu bünyeyi bir garip yapıyor.
Beleş sirke harbiden baldan tatlıymış. Bunu da tasdiklemiş oldum. Şöyle ki, bu fuarlarda, standı ziyaret eden insanları oturtup, illa da bişeyler içirtmeye bayılıyor bu firma sahipleri, o yüzden de ilk günden gidip bir sürü peçeteydi, plastik bardaktı, kolaydı, meyve suyuydu, biraydı, kurupasta, kuruyemiş, ıslak medildi tonla şey alıyorlar. E tabi 4 günde de bitmediği için ve yanlarına alıp gitmedikleri için noooluyor onca güzel beleş şey? Tabi kiii; "Zeynepcim sen al götür bunları istersen, kalmasınlar burda." diyorlar :D Kollarım kopma, omuzlarım çıkma, tabanlarım yanma pahasına da olsa taşıyabilidğim kadarını götürüyorum valla, tam da taşınma zamanı bir sürü plastik bardağımız, peçetemiz, sallama çayımız ve küp şekerimiz filan oluyo işte ne güzel.
Bu hafta da Automechanica fuarındaydım. Firmamız, fren, şanzıman, kaliper filan üreticisi. Böyle sofistike sofistike konuşuyorum ama fren hariç hiçbişey bilmiyorum. Çok şükür genelde çalıştığım insanlar iyi insanlar oluyor ama bu sefer çalıştıklarım çok ama çok iyi insanlardı. 10 kişi içinde tek bayandım. Korudular, kolladılar resmen. Bazen masaları onlar toparladılar ben yorulmayayım diye, benden önce başka bir kız gelecekmiş rahatsızlandığı için beni aramışlardı, iyi ki o kız gelmemiş arasak senin gibisini bulamazdık dediler, çalışmamın, çabalarımın dikkatten kaçmadığını takdir edildiğini gördüm, çok güzel sözler duydum, çok mutlu oldum. Hatta dediler ki, "Yurtdışına fuarlara gidiyoruz biz sürekli, tercüman ihtiyacımız olursa seni ararız artık."! Hadi bağalım. Bu aradaaaaaa bombayı söylemeyi unuttummmm! Tam fuarda, günün ortasındaykennnn bir telefon geldi, Erkan abi (sık sık çalıştığım organizasyon ajansının sahibi ve annemlerin komşusunun oğlu) aradı ve sordu: "Zeynep, pasaportun varmı?", zaten soruyu duyunca gözüm döndü. "Yok ama oldururuz." dedim :D (Var ama süresi doldu, uzatıcaz artık) "Qatar'a yollayalım mı seni, fuara?" dedi. Yol, uçak, otel masrafları onlardan, günlüğü de baya bi dolgun maşşallah, yani beş kuruş harcamadan 2 gün yurtdışı görücem inşallah! Nasıl heyecanlandım anlatamam. Ama 4 kişi önereceklermiş firmaya, görüşmeye çağıracaklarmış mülakat gibi birşey, 2 kişiyi seçeceklermiş. Fuar, yurtdışı tecrübem ve ingilizcem olduğu için umutluyum ama tabi kısmet bu işler. Herşeye önceden limitleri aşarcasına heveslenen bir insan olarak, heves katsayımı aşağılarda tutmaya çalışıyorum ki, olası bir iptal olma, seçilememe vs. gibi durumlarda üzüntümden çatlamayayım. Haydi hayırlısı inşallah.
Kaba, öküz, teşekkür etmeyi bilmeyen insanlardan nefret ettiğimi de öğrendim.
Tam çıkarken de çiçek verdiler. Onlara gelmişti, pembe japon orkidesi, hem de canlı! Bana verdiler, bu da bizden sana olsun diye. Çooook ama çok severim çiçekleri öyle böyle değil. Alt tarafı bir çiçek bakınca ama nasıl mutlu oldum anlatamam. Çiçek de bu;
Bir de, Nescafe, süt tozu, kapiçuno ve sıcak çikolatayı karıştırınca sonuç berbat bi mide bulantısı oluyormuş, çok acı bir şekilde öğrendim. Bir gün iş çıkışı ordaki adamlardan biri; "Sizi metrobüse kadar bırakayım" dedi, sağolsun bıraktı da. Amaaaaaaaa, Allah'ım neydi o yaa! Kabus gibi geçti yolculuk. Yarım saatlik yolu, felç olmuş bir trafik yüzünden 1 saat 10 dakikada geldik. Üstüne üstlük o kadar zamanı doğu türkülerine maruz kalarak geçirmek zorunda kaldım. Dilkenli teller, cesetler, idam hikayeleri, yar leleler, leyli leyliler, gençliğim gitti gınoylar filan Allah'ım sana geliyorum filan demeye başladım bir ara. Bi de zaten midem bulanıyodu, kustum kusucaktım yani. Ay ama kabus gibiydi gerçekten. İner inmez taktım kulaklıklarımı, en sert şarkılardan birini açtım, sesi de açtım sonuna kadar. Günlerce susuz kalmış insanın kana kana su içmesi gibi, kana kana dinledim desem yeridir.Bu fuarlar sayesinde acı(!), tatlı baya şey öğrendim yani. Hem para kazandım, hem bol bol ingilizce konuştum, hem de birsürü zula yaptım haha. All in one teknolojisi.
29.3.11
Me vs. Me
Life is beautiful dinleyerek, neşeyle ve kendine güven duygusuyla başladığım gün, şu an itibariyle Not Strong Enough eşliğinde tersine dönmüş durumda. Ruhum bunalıma girdi 2 saatte, sebebi şarkı değil;
-2 haftanın derslerini kaçırmam (Aslında o çok problem değil, bi hafta kasarsam arayı kapatırım ama vizelerden korkuyorum)
-Bütün arkadaşlarımın bu yaz Work & Travel'la Amerika'ya gidecek olması ve benim çok ama çok istediğim halde, tam bir yurtdışı manyağı olduğum halde gidememem. (Bi insanın yapmak isteyip de elinde olmayan sebeplerden dolayı yapamadığı bir şeyi, yakınındaki birçok insanın yapması ve o kişinin tüm bunları sadece seyredebilmesi çok çok sinir bozucu birşey.)*
-Evin hala tamamlanamamış olması.
-Hala taşınamamış olmamız.
-Hangi eşyayı, nerden, nasıl alacağımıza karar verememiş olmamız.
-Evin içinde hurçlar ve kolilerle, ayrıca yarısı toplanmış yarısı toplanmamış eşyalarla oturmamız
-Alıp da bir türlü veremeyeceğimden korktuğum tam 5 kilo.
Bunların hepsi; "Haydin toplaşalım da Zeynep'in canını yiyelim." diyip de beynimi kemirmeye başayınca, iyice bunalımın derinliklerine doğru bir dalış gerçekleştirmiş bulunuyorum. Yine karamsarlık anlarımın birinin zirvesindeyim yani anlaşıldığı üzere.
Ayrıyetten,
Kimseyle konuşamadığım,
konuşmak da istemediğim,
zaten konuşsam da kimsenin anlayamayacağı bir konu var.
Kimseyle paylaşmak istemiyorum çünkü paylaştığım zaman gerçekten ama gerçekten hiçbirşeyin değişmemiş olacağını zannetmiyorum. Herşeyimi paylaştığım anneme de bahsedip canını sıkmak istemiyorum çünkü zaten yeterince daralıyor. İçimde patlıcak yani. Off.. Çok boktan bir durum. Böyle sıkıntıdan patlıcak ya da ağlıcak duruma geliyorum, bakıyorum bakıyorum, çıkar yol göremeyince dua etmeye başlıyorum. Sahip olduğum şeyler için şükrediyorum. Düzelir elbet, Allah başka dert vermesin diyorum. Ve umut ediyorum. Yoksa başka türlü olmuyor, o düşüncelerle devam edersem intihara kadar gider çünkü ve ne kendi hayatımı ne de aileminkini zehir etmek gibi bir niyetim hiç yok, o yüzden de dışarıdan bakınca konusunun ne olduğu anlaşılamayacak şekilde bişiler yazıp içimi dökmeye çalışıyorum. Senin de görevin bu olduğuna göre şimdi dinle bakalım blog. Böyle düşününce rahatlıyorum biraz ve dert ettiğim şeylerin, başkalarının çok isteyip de sahip olamadığı, benim sahip olduğum şeylerin yanında çok ufak kaldıklarını görüyorum ve biraz sıyrılıyorum kasvetli, gri bulutlarımın arasından.
Burcumun özelliklerinden olan "Bir anının, bir anını tutmaması" durumunu yine ve yeniden sergileyerek, buhranla başladığım yazımı, iç rahatlığıyla ve Still Loving You ile bitiriyorum.
Ben böyle kendi kafasının içinde;
Bi koşup oynayan,
Bi küsüp ağlayan,
Bi parti verip coşan,
Bi kızıp oturan,
Bi gülüp mutlu olan,
Değişik bir kızım.
-2 haftanın derslerini kaçırmam (Aslında o çok problem değil, bi hafta kasarsam arayı kapatırım ama vizelerden korkuyorum)
-Bütün arkadaşlarımın bu yaz Work & Travel'la Amerika'ya gidecek olması ve benim çok ama çok istediğim halde, tam bir yurtdışı manyağı olduğum halde gidememem. (Bi insanın yapmak isteyip de elinde olmayan sebeplerden dolayı yapamadığı bir şeyi, yakınındaki birçok insanın yapması ve o kişinin tüm bunları sadece seyredebilmesi çok çok sinir bozucu birşey.)*
-Evin hala tamamlanamamış olması.
-Hala taşınamamış olmamız.
-Hangi eşyayı, nerden, nasıl alacağımıza karar verememiş olmamız.
-Evin içinde hurçlar ve kolilerle, ayrıca yarısı toplanmış yarısı toplanmamış eşyalarla oturmamız
-Alıp da bir türlü veremeyeceğimden korktuğum tam 5 kilo.
Bunların hepsi; "Haydin toplaşalım da Zeynep'in canını yiyelim." diyip de beynimi kemirmeye başayınca, iyice bunalımın derinliklerine doğru bir dalış gerçekleştirmiş bulunuyorum. Yine karamsarlık anlarımın birinin zirvesindeyim yani anlaşıldığı üzere.
Ayrıyetten,
Kimseyle konuşamadığım,
konuşmak da istemediğim,
zaten konuşsam da kimsenin anlayamayacağı bir konu var.
Kimseyle paylaşmak istemiyorum çünkü paylaştığım zaman gerçekten ama gerçekten hiçbirşeyin değişmemiş olacağını zannetmiyorum. Herşeyimi paylaştığım anneme de bahsedip canını sıkmak istemiyorum çünkü zaten yeterince daralıyor. İçimde patlıcak yani. Off.. Çok boktan bir durum. Böyle sıkıntıdan patlıcak ya da ağlıcak duruma geliyorum, bakıyorum bakıyorum, çıkar yol göremeyince dua etmeye başlıyorum. Sahip olduğum şeyler için şükrediyorum. Düzelir elbet, Allah başka dert vermesin diyorum. Ve umut ediyorum. Yoksa başka türlü olmuyor, o düşüncelerle devam edersem intihara kadar gider çünkü ve ne kendi hayatımı ne de aileminkini zehir etmek gibi bir niyetim hiç yok, o yüzden de dışarıdan bakınca konusunun ne olduğu anlaşılamayacak şekilde bişiler yazıp içimi dökmeye çalışıyorum. Senin de görevin bu olduğuna göre şimdi dinle bakalım blog. Böyle düşününce rahatlıyorum biraz ve dert ettiğim şeylerin, başkalarının çok isteyip de sahip olamadığı, benim sahip olduğum şeylerin yanında çok ufak kaldıklarını görüyorum ve biraz sıyrılıyorum kasvetli, gri bulutlarımın arasından.
*Ama yeni bir şey öğrendim ve biraz olsun Amerika konusunda rahatladım. Comenius diye bir proje varmış. Mezun olduktan sonra başvuruyormuşsun ve bir essay yazıyormuşsun, essayden aldığın puana göre ülke tercihi yapmıyormuşsun ve hangisine puanın yeterse o ülkeye gidip, 4 ya da 8 ay boyunca öğretmenlik yapıyormuşsun. Çok sevindim. Hem annemin de dediği gibi, ilerde çalışırken de bir şekilde gidebilirim Amerika'ya ya da başka bir ülkeye. İşte böyle ufacık şeyleri büyütüp büyütüp kendimi yediğim için arada geliyorlar ama yine de şükretmekten vazgeçmiyorum ve hayatımı gerçekten seviyorum.
Burcumun özelliklerinden olan "Bir anının, bir anını tutmaması" durumunu yine ve yeniden sergileyerek, buhranla başladığım yazımı, iç rahatlığıyla ve Still Loving You ile bitiriyorum.
Ben böyle kendi kafasının içinde;
Bi koşup oynayan,
Bi küsüp ağlayan,
Bi parti verip coşan,
Bi kızıp oturan,
Bi gülüp mutlu olan,
Değişik bir kızım.
21.3.11
Dedikodu huuu vs. Begüm huuu
Yine Digiturk'ün benle yine kafa bulduğu anlardan birindeyim. Yine şansa kumanda paneli açıldı, yine blogtaysa yine tık yok. Yiter ama yine ya! Yine yayınlanmış halini yine göremeden yazdığım postlardan yine birindeyiz.
4 gündür fuardayım, çalışmak acaip güzel bişi lan. Hem eğlenceli, hem beleşe ziyafet çekiyorum, hem ingilizce konuşuyorum (hobimdir kendisi), yeni insanlarla tanışıyorum, süslenip püslendiğim için kendimi iyi hissediyorum, değişiklik oluyor, üstüne üstlük bi de para kazanıyorum iyi mi? Valla çok iyi :D Para kazanmak süper bir duygu. Böyle kendi ayaklarımın üstünde durabildiğimi görmek güven ve mutluluk veriyo, böyle garip bir havalara giriyorum. Neyse. Bu fuarda, firma rekor kırarak 4 günde 4 manken değiştirdi. Hiçbirini beğenmedi, kimse işini doğru dürüst yapamamış dediklerine göre. O yüzden bol bol, çeşit çeşit manken gördük. Yalnız varya öyle birşey ki, bir ortamda 2 kişiden fazla insan varsa, orda kesinlikle olmazsa olmaz tek bir şey varmış, o da DEDİKODUUU, huuuuu. Aman Allah'ım yaa millet ne çok seviyo insanların arkasından konuşsun. Çok kıl bi durum ama ya, yiyosa yüzüne söylesene. Benim prensibimdir, birisinin yüzüne karşı söyleyemeyeceğim şeyi arkasından söylemem. Ya arkasından konuşurum da, karşıma gelip "Ne dedin sen ha ne dedinn??" dese, yüzüne karşı da söyleyebileceğim şeyleri konuşmuş olurum, öyle yani. Orda da ikiye ayrıldı hatunlar, biri manken grubu, diğer firma çalışanları grubu. Ben de kuzu-tavuk vs. çevirmeni olarak arada kaldım gibi bişi. Her iki taraftan da kızlar gelip gelip karşı taraf hakkında bişiler söyledi durdu. Ben iki tarafla da muhabbet ettiğim için olayları biliyordum. Bi o öbürünün hakkında birşey söyledi, bir öbürü onun hakkında birşey söyledi filan. Ben bütün olayların aslını bildiğim halde, geçmişte yediğim kolum kadar kazık sonrası aklımın başına gelmiş olmasından dolayı, "Aa öyle miymiş, hmm bilemicem, yaa Allah Allah" filan tarzında şeyler söyleyip geçiştirdim. İçimden de "Haha sen bunu diyon ama o da senin için bunu bunu dedi aslında." filan diye geçirdim, durdum. Günah be, biraz az dedikodu yapın. Yoksa siz de benim gibi saf mısınız, herkese anlatıyorsunuz? Ya ben de "sizin gibi" dedikoducu olup, gidip onlara anlatsam söylediklerinizi, ne halt yiyciğiniz? Allah'ım yarebbim. Bu insanlar çooook garip vesselam.
Bir de kızlarla konuştuk da, şu erkekler meselesi de çok karmaşık ya. Kimi diyo ki elde edene kadar çok uğraştıcaksın ki sonra değerini bilsin, kimi diyo 2 adım geri 1 adım ileri yapıcaksın, kimi diyo bir yüz vericeksin bir tavır yapıcaksın falan felan filan. Ayyy ne zor be. Niye herkes kendisi gibi olumuyo ki? Eski bir yazımda dediğim gibi, neden illa bir strateji uygulamak zorundayım ki ya? :S Valla çok kafam karıştı nasıl davranmam gerektiği konusunda, dur bakalım karşıma biri çıkarsa ne halt ediciğim göriciğiz.
Bir kızla tanıştım orda. Beraber çalıştık 4 gün. Son iki gündür o kadar çok sohbet edip güldük ki kanka olduk çıktık nerdeyse. Ben yine hemen, saf düşüncelerimden kurtulamamış bir halde "Aa ne güzel arkadaş oluruz biz bunla, ne iyi kız" filan diye düşünmeye başlamıştım ki annem; "Hemen güvenme yine öyle herkese." dedi, kafam karıştı. Annem hisleri korkulacak derecede kuvvetli olan ve dediklerinin hiçbirinin doğru olmadığı görülmemiş doğaüstünümsü (popomdan kelime de türetirim ben) bir kadın olduğu için, söyledikleri, atasözlerinden, özdeyişlerden, falandan filandan çok çok daha önemlidir benim için. Şimdiye kadar o kızla konuştuklarımızı, söylediklerini, öğrendiğim şeyleri, davranışlarını filan düşünmeye başladım sonra. Hımm.. Acaba nasıl biri olabilir bu kız nerden bilicem ama ben ya? Dışarda da görüşecektik, içecektik, sohbet edecektik filan. Neyse artık, gardımızı alarak bekliyip, görücez bakalım. Ay siz insanlar neden böyle bu kadar karmaşıksınız ama ya? Cümlemden çıkarılacağı gibi, insan olmayan bir yaratık olarak sizi hiç anlamıyorum, bir gün anlayabilecek miyim onu da bilmiyorum.
Herneyse, paramı da aldım, çok da güzel vakit geçirdim, oh yandan.
4 gündür fuardayım, çalışmak acaip güzel bişi lan. Hem eğlenceli, hem beleşe ziyafet çekiyorum, hem ingilizce konuşuyorum (hobimdir kendisi), yeni insanlarla tanışıyorum, süslenip püslendiğim için kendimi iyi hissediyorum, değişiklik oluyor, üstüne üstlük bi de para kazanıyorum iyi mi? Valla çok iyi :D Para kazanmak süper bir duygu. Böyle kendi ayaklarımın üstünde durabildiğimi görmek güven ve mutluluk veriyo, böyle garip bir havalara giriyorum. Neyse. Bu fuarda, firma rekor kırarak 4 günde 4 manken değiştirdi. Hiçbirini beğenmedi, kimse işini doğru dürüst yapamamış dediklerine göre. O yüzden bol bol, çeşit çeşit manken gördük. Yalnız varya öyle birşey ki, bir ortamda 2 kişiden fazla insan varsa, orda kesinlikle olmazsa olmaz tek bir şey varmış, o da DEDİKODUUU, huuuuu. Aman Allah'ım yaa millet ne çok seviyo insanların arkasından konuşsun. Çok kıl bi durum ama ya, yiyosa yüzüne söylesene. Benim prensibimdir, birisinin yüzüne karşı söyleyemeyeceğim şeyi arkasından söylemem. Ya arkasından konuşurum da, karşıma gelip "Ne dedin sen ha ne dedinn??" dese, yüzüne karşı da söyleyebileceğim şeyleri konuşmuş olurum, öyle yani. Orda da ikiye ayrıldı hatunlar, biri manken grubu, diğer firma çalışanları grubu. Ben de kuzu-tavuk vs. çevirmeni olarak arada kaldım gibi bişi. Her iki taraftan da kızlar gelip gelip karşı taraf hakkında bişiler söyledi durdu. Ben iki tarafla da muhabbet ettiğim için olayları biliyordum. Bi o öbürünün hakkında birşey söyledi, bir öbürü onun hakkında birşey söyledi filan. Ben bütün olayların aslını bildiğim halde, geçmişte yediğim kolum kadar kazık sonrası aklımın başına gelmiş olmasından dolayı, "Aa öyle miymiş, hmm bilemicem, yaa Allah Allah" filan tarzında şeyler söyleyip geçiştirdim. İçimden de "Haha sen bunu diyon ama o da senin için bunu bunu dedi aslında." filan diye geçirdim, durdum. Günah be, biraz az dedikodu yapın. Yoksa siz de benim gibi saf mısınız, herkese anlatıyorsunuz? Ya ben de "sizin gibi" dedikoducu olup, gidip onlara anlatsam söylediklerinizi, ne halt yiyciğiniz? Allah'ım yarebbim. Bu insanlar çooook garip vesselam.
Bir de kızlarla konuştuk da, şu erkekler meselesi de çok karmaşık ya. Kimi diyo ki elde edene kadar çok uğraştıcaksın ki sonra değerini bilsin, kimi diyo 2 adım geri 1 adım ileri yapıcaksın, kimi diyo bir yüz vericeksin bir tavır yapıcaksın falan felan filan. Ayyy ne zor be. Niye herkes kendisi gibi olumuyo ki? Eski bir yazımda dediğim gibi, neden illa bir strateji uygulamak zorundayım ki ya? :S Valla çok kafam karıştı nasıl davranmam gerektiği konusunda, dur bakalım karşıma biri çıkarsa ne halt ediciğim göriciğiz.
Bir kızla tanıştım orda. Beraber çalıştık 4 gün. Son iki gündür o kadar çok sohbet edip güldük ki kanka olduk çıktık nerdeyse. Ben yine hemen, saf düşüncelerimden kurtulamamış bir halde "Aa ne güzel arkadaş oluruz biz bunla, ne iyi kız" filan diye düşünmeye başlamıştım ki annem; "Hemen güvenme yine öyle herkese." dedi, kafam karıştı. Annem hisleri korkulacak derecede kuvvetli olan ve dediklerinin hiçbirinin doğru olmadığı görülmemiş doğaüstünümsü (popomdan kelime de türetirim ben) bir kadın olduğu için, söyledikleri, atasözlerinden, özdeyişlerden, falandan filandan çok çok daha önemlidir benim için. Şimdiye kadar o kızla konuştuklarımızı, söylediklerini, öğrendiğim şeyleri, davranışlarını filan düşünmeye başladım sonra. Hımm.. Acaba nasıl biri olabilir bu kız nerden bilicem ama ben ya? Dışarda da görüşecektik, içecektik, sohbet edecektik filan. Neyse artık, gardımızı alarak bekliyip, görücez bakalım. Ay siz insanlar neden böyle bu kadar karmaşıksınız ama ya? Cümlemden çıkarılacağı gibi, insan olmayan bir yaratık olarak sizi hiç anlamıyorum, bir gün anlayabilecek miyim onu da bilmiyorum.
Herneyse, paramı da aldım, çok da güzel vakit geçirdim, oh yandan.
About Me
- Larien
- Tam anlamıyla burcunun özelliklerini taşıyan, dakikası dakikasına uymayan, fazlaca saf ve iyi niyetli, ota boka midesi bulanan, bazı bazı karamsar ve olumsuz, felaket tellalı, saçma sapan takıntıları ve korkuları olan, sakar the king, film izlerken veya kitap okurken kendinden geçip adeta yaşayan ve etrafındakilerin alay konusu olan, hafiften(!) ayran gönüllü (annem "Eyvah, bu kız evlenince kocasından da bıkcak." der), her türlü yemeğin üzerine kaşar peyniri rendesi koymaya meyilli, insani değerlere fazlasıyla önem veren ve kendi gibi insanlar arayan bi tipim. Arkası yarın ahaha.
Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden birşey ummam. Beklentiler daima yaralar. Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. Sadece kendiniz için yaşayın ve;
-Konuşmadan önce dinleyin,
-Yazmadan önce düşünün,
-Harcamadan önce kazanın,
-Dua etmeden önce bağışlayın,
-İncitmeden önce hissedin,
-Nefret etmeden önce sevin,
-Vazgeçmeden önce çabalayın,
-Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Shakespeare
-Konuşmadan önce dinleyin,
-Yazmadan önce düşünün,
-Harcamadan önce kazanın,
-Dua etmeden önce bağışlayın,
-İncitmeden önce hissedin,
-Nefret etmeden önce sevin,
-Vazgeçmeden önce çabalayın,
-Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Shakespeare
Followers
Hadi bağalım.
<3
Really?
That's it.
Deeermişim..
Blogger tarafından desteklenmektedir.








