Pages

13.10.11

Nothing at all

Whenever I see, it is actually always the same.
Every time, everytime, every fucking time...
And I hate it.
I am fed up with this thing.
I want it leave me, I beg it to leave me.
Sucking my blood inside my head.
But does ne'er care.
And I hate it.
Some other people exists, sometimes only one. Sometimes it is a lie.
Not sure.
Pissed off.
Fed up.
And I hate it.
Want it to give up.
I have nausea and I suppose it is because of this shit.
I am cold.
Could be a cure for this, next to me, maybe.
But it is impossible.
Even if it is possible indeed, it is not possible.
And I hate it.
Ne'er cares, never cares.
Don't wanna feel like that.
Beating, eating, sucking inside..
And I hate it.

"How passionately we love everything that cannot last; the dazzling crystallory of winter, the spring in bloom, the fragile flight of butterflies, crimson sunsets, a kiss and life..."

11.10.11

Kırmızı Başlıklı Post

  Çok pis benlik karmaşası yaşıyorum. Ev-okul-iş üçlüsü arasında Semih Saygıner'ın vurduğu bir bilardo topu misali gidip geliyorum. Bu hengame arasında yaşadığım birrrrbirinden ilginç, birbirinden eğlenceli.. şaka len şaka yok öyle birşey. İşte havadan sudan bişiler oluyo da yazmaya vakit bulamıyorum, nitekim ben ne zaman bi post yazmaya başlasam, o postu yayınladığımda aradan minimum 2 saat geçmiş oluyo, neden ve nasıl oluyo ben de anlamadım, evet.


  Neyse, beeeeen spora başladım! Eveeettt! Korkutucu bir hızla geoit şekline yaklaşmaya başlayan vücudumu bir an önce kontrol altına almam gerektiğine karar verdim ve bikaç arkadaşımın da gittiği bir spor salonuna kaydoldum. Ya aslında 38 bedenim yani o kadar da şişman değilim ama hocamın deyimiyle güzel ama orantısız bir vücudum varmış. Ben kendimi normal görüyorken spora başladıktan sonra obez gibi görmeye başladım. O yürüyüş bandının üzerindeyken kendime yandaki aynadan bi bakıyorum aman Allah'ım, sonra veriyorum gazı veriyorum gazı kendime. Hoca beslenme programı da verdi, du bakalım nereye kadar gidicek, nereye kadar götürebilecek bu spor işini şu en büyük özelliklerinden biri ayran gönüllülük olan Larien kulu? Ya bi de inat gibi şimdi diyet yapıyorum ya, normalde yemediğim içmediğim şeyleri çekiyo canım anasını satayım! Yiyorum ama doymuyorum gibi geliyo, hep ters psikoloji işte. Az yemem lazım ya, hayvan gibi acıkıyorum, aç geziyorum ortalarda. Ha bi de benim omurgam yamukmuş lan. Neyse onu da düzeltiriz dedi kaslı hocam.

  Geçen gün kuzenim geldi 2 gün bizde kaldı, bi değişiklik oldu. Benden 7 yaş küçük ama nedense çok iyi anlaşıyoruz. Bu benim onun yaşına inebildiğimden mi kaynaklanıyor onun benim yaşıma çıkabildiğinden mi bilemicem ama böyle iyiyiz yani kurcalamaya gerek yok. Böyle havdan sudan saçtan baştan filan bahsederken kendi saçını beğenmediğini, benimkini beğendiğini söyledi. Benim için de tam tersi. Koyundan farkı olmayan tiftik tiftik, şekle sokmanın deveye hendek atlatmaktan zor olduğu saçlarımdansa, onun iri dalgalı ve ince telli saçları bana daha hoş gözüküyor. Nedendir bilmem de insan zaten hep kendinde olmayan şeyi ister. Aklı hep yapmadığı şeyde, gitmediği yerde kalır. Kendinde olan birşeyi başkasında görünce beğenir ama kendine yakıştıramaz. Elde etmediği çekici gelir. Ne garip yaşam formlarıyız hepimiz...

  Aklıma gelmişken, annem geçen gün http:// varya, ona hepatit dedi, gülmekten yarıldım. <3 Annem forever!


  Bir de 20'lik dişlerim çıkmaya çalışıyor ama çıkamıyor ve zaten yemek yemekte zorlanmama sebep olan içleri belediye çukurlarını anımsatan azı dişlerim yetmiyormuş gibi, yeni çıkan dişlerin acısıyla hepten yemek yemekte zorlanıyorum. Bi de bu 20'lik dişler çıkınca hemen çürüyolarmış. Madem çüriceksiniz niye çıkıyorsunuz arkadaşım, hayır yani adama çektiriyorsunuz bi de.



  Şimdi bir de havalar soğudu, tam sevdiğim mevsime girdik. Bugün şemsiyemi kıran şiddetli rüzgarı saymazsak havanın durumundan memnunum. Bizim insanımız da çok komik vesselam. Soğuk hava bi cee desin hemen giyiyorlar botları, çizmeleri. Geçen haftasonu işteyken amma çok ugg giyen kız gördüm. Bi de üstlerinde kısakollular altta botlar filan, komikti. Sabır azcık ya, zaten yakında iyice donacak bi taraflarımız o zaman giyersiniz. İlkbaharda da bi güneş çıkıyordu, okulun bahçesinde mini şortlu kızlar görülmeye başlıyordu. İlginç şu tarz olmaya çalışan kişiler. Ben böyle gelenin gidenin üstünü başını incelerken bir çifte gözüm takıldı. (Bu kız orda milleti süzmekten işini yapıyor mu acaba diye düşünme hiç, birsürü satışım var maşallah inşallah) Aslında çift derken öyle normal olanlarından değil. Kadın bildiğin erkek gibi, adam da tövbe yarabbim adam demeye bin şahit ister o kıvrak yürüyüşü, yay gibi kaşları ve ağzında yuvarlanan konuşmasıyla. Tamam saygılıyım, geniş düşünmeye çalışıyorum hatta gay arkadaşlarım da var ama böylesi de bir garip oluyor ya. Kadın erkek gibi yürüyo, konuşuyo falan, adam da tam tersi. İstekdışı olanları demiyorum da böyle özentilik sonucu olanlaraysa hoş bakamıyorum. Hoş olmuyo yani. Neyse.

  Şimdi efendim ben kendimde birşey farkettim. Benim kendime karşı acaip biçimde bir inançsızlığım, güvensizliğim var. Yani birşeyleri başarıyorum, yapıyorum ama, sanki bu seferki şansa olmuş da, bir dahaki denememde başaramıcam gibi geliyor. Mesela geçen dönem vizeden 80 almıştım herkesin düşük aldığı bir dersten, herkes beni tebrik ederken ben yüksek almanın sevincini yaşayacağıma, "lan finalde napıcam ben, kesin düşük alırım, nasıl alıcam yine bu kadar yüksek?" diye düşünerek hem o güzel anın içine sıçmıştım hem de kendime karşı bir inançsızlığımı körük körük körüklemiştim. Çok kötü birşey ama ya. Bu ay satışlarım iyi diyelim, hooop bu sefer de "ya bi sonraki ay nasıl yapıcam ben yüksek satış?" diyorum. Halbuki bu ay nasıl yapmışsan sonraki ay da yapıcan dimi ama? Bi kere, iki kere, üç kere yapabildiysen birşeyi, 4. veya 5.sinde de yapabilirsin dimii? Yapabilir dimi? Ama bana öyle gibi gelmiyor. Evet, rahatsızım kabul de, nasıl düzelecek bu?

  Bugünlerde adam gibi uyuyamıyorum. Kafasını yastığa koymaya iki saniye kala uyuyan ve gece boyunca saniye gözünü açmadan fosur fosur uyuyan bi insan olan ben, gecenin köründe uyanıp duruyorum. Bi de karışık kuruşuk rüyalar görüyorum, zihnim öyle yoruluyor ki geriliyorum filan belki de ondan uyanıyorum. Ya evi kötü adamlar basıyor, ya ateş açıyor birileri ya da kesin hırsız(lar) giriyor evin heryerine. Ben camları kapıları kitlemeye çalışıyorum ama ben birini kitliyorum hırsız diğerini açıyor. Böyle gerginlik ve korku içindeyken uyanıveriyorum sonra hemen uyuyorum sonra yine uyanıyorum falan. Bi de normal insanların vücudunun 4te 3'ü su iken benim vücudumun 4'te 3'ü vesveseden oluşuyor. Gece yatmadan önce annemin ve babamın iyice kapayıp kitlediklerini bildiğim kapıları ve camları 1671826181 kere kontrol edip öyle uyuyorum. Dün gece bile odamın camını son 5 dakika içinde iki kere kontrol etmiş olmama rağmen, yatmadan önce bir kez daha kontrol ettim. Şizofren miyim, manyak mıyım, nasıl bir insanım bilemedim.

Şimdilik bu kadar.
Kib öptm ok by.

4.10.11

Destiny rules.

"Yaptığınız bir şeye pişman olmak yapmadığınız bir şeye pişman olmaktan daha iyidir."

  Öyle midir gerçekten? Kime veya neye göre eğer öyleyse? Ve ben de çok takılıyorum şu zamanlarda kader olaylarına. İnsan kaderini kendi belirler derler bazen, yani benim verdiğim kararlar mı şekillendiriyor geleceğimi? O zaman kaderimi ben mi belirlemiş oluyorum? Ya da kaderimi ben belirliyorsam, yanlış birşey ya da doğru birşey, yaptığım şey benim kaderimdeki şey oluyorsa, aslında benim aynen bu şekilde davranacağım önceden yazılmış mıdır kaderime? Yani ben belirliyorum sanıp da, aslında hakkaten öyle olup da, belirleyeceğimiz yön de önceden mi belli oluyor o zaman kaderimizde? Daha da türetebilirim anlayamadıklarımı. Kısa(!) keseyim.

27.9.11

Ortaya karışık

  Tamamen boş bir zihinle, ne yazacağını bilemeden parmaklarımı rastgele dolaştırıyoum sanki klavyenin üzerinde. Günler su gibi akıp geçiyor. Bitsin diye beklediğim 3 ayın sonuna geldim bile. Gün içinde bir sürü irili ufaklı düşünceler akıp geçiyor aklımdan. "Not alayım" diyorum, "bloga yazarım", ben not alana kadar müşteri geliyor. O müşterilerin de zaten 3'te biri mal, diğer birlik kısım mal ötesi, kalan 3'te birlik kısım normal sayılabilir gruba giriyor. Plazma tv'ye prizma diyenini mi istersin, ankastreye ankesör diyenini mi? Hatta geçen gün salak müşterinin biri, meraba hoşgeldiniz lafım üzerine "Biz dolaşıcaz sen işine bak" dedi. Biraz daha insani bi şekilde söyleyebilirdin aslında pis adam. Mal. Birlikte çalıştığım insanlar çok iyi, ortam güzel. Memnunum burda çalışmış olmaktan. Ama bitebilirsin de artık, 3 ay yeterliydi, sağol.

  İşe giderken müzik dinliyorum yolda kulaklığımla. Etrafta yani yakınlarda kimsenin olmadığı zamanlarda yüksek sesle şarkıyı söyleyerek yürüyorum. Çok ama çok keyif veriyo bana. Bi de 18 yaşımdayken çalışmaya başladığım zaman ilk maaşımla kendime o zamanın parasıyla baya bi gayme bayıldığım ve bozuk olduğunu sandığım mp4ümün 2 yıldan sonra sadece sarj kablosunun bozuk olduğunu fark edince önce şöyle O_o bi baktım sonra sevindim. Şimdi daha mutlu dinliyorum şarkılarımı. Ama çok sıkıldım lan hep aynı şarkıları dinlemekten :/ biri bana bişiler önersin, rock olabilir, metal olabilir hatta nu-metal olursa daha makbule geçer.

  Çok istediğim fotoğraf makineme de kavuştum nihayet. Eli açık, bonkör, gönlü ve de cüzdanı zengin patronumuza, bayramdan beri millete göstermek amacıyla boynumuza taktığımız fotoğraf makinesini bana ne kadara verebileceğini sorduğumda "al canım senin olsun" dedi. Yine bi kaldım mal gibi, hönk nasıl yeaağğnii ifadesinden sonra yüzüme pişmiş kellemsi ve henüz 32 tanesi tamamlanmamış dişlerimin tamamını meydana çıkaran bir gülümseme yayıldı. Milyon tane teşekkürden ve hayır duadan sonra filan kaptım makinamı eve geldim. Önde de ekranı var, açıyoruz, karşıdan tutup birbirinden mal pozlar verdiğimiz resimler çekiyoruz ailecenek. Patron sağolsun. Çok iyi adam ya hakkaten. Ramazanda kumanya, oğlu doğdu diye baklava, bayramda çikolata verdi, arada sırada da tanıtım için yollanan detarjanlardan dağıtıyo hepimize. Çok zengin ama yapsın tabi diyorum da, ne zenginler de var cebinde akrepler olan. Velhasılkelam cCc Patron reyiz cCc.

Ayrıca;
-Bugün temizlik yaptım, çok yoruldum, heryerim ağrıyo :(
-Tırnaklarım hep kırılıyo, bi de soyuluyo :(
-Saçlarıma hala şekil veremiyorum. Pis kuaför :(
-Havaalanından haber çıkmadı, umudu kestim :(
-Kredikartımın limiti doldu aysonu sendromu yaşıyorum :(
-Kilo aldım popom kocaman oldu küçültemiyorum :(
-Gıda fuarı oldu ben gidemedim, bedavaya yıllık gıda tedariğini kaçırdım :(
-Mal gibi işe gidip gelmekten hiçbir şeye vakit ayıramıyorum :(
-Aşık olmak istiyorum ama kimseye güvenmiyorum :(
-Metrolar bugünlerde hep rutubet kokuyor :(
-İzin günümün de sonuna geldim, yarın iş var :(

22.9.11

Singing in the rain ♪ ♫ ♪ ♫ ♪

  Bugün müşterinin tekine; "Bu Lcd tv 100.000/1 kontrast oranına sahip, 4 hdmi çıkışı var, usb üzerinden film oynatabiliyor, aynı zamanda da full hd..." filan falan derken bir gök gürledi ki yarebbim, adamın suratına baktım kaldım. Hayvan kadar Avm'nin içinden bile duyuldu o gök gürültüsü. Önce anlamadım ne olduğunu ondan yani şeyettim yoksa ben kim gök gürültüsünden korkmak kim? Peh! Şimdi efendime söyleyeyim onun da bir hikayesi var tabi kii.

  Benim yaratıcı, ileri görüşlü ve dahiyane fikirli annem, çocukların küçük yaştan itibaren birşeylere alıştırılması taraftarıdır. Taaa geçmişimden bir günde, ben daha hiçbi boktan anlamıyorken, göğün delinip deli gibi yağmur yağdığı bir gecede annem bana gök gürültüsünden korkmamam gerektiğini öğretmeye karar vermişti. Çocukluğumu hayal meyal zor hatırlayan ben, o günü dün gibi hatırlıyorum; (etraf buğulanır ve biz geçmişe gideriz...)

  Gecenin körü bir vakti idi ve deliler gibi yağmur yağıyordu. Sanki gök delinmiş, gökyüzü delinen bağrının verdiği ızdırapla böğürüyordu. 90'lı yılların gelişmemiş elektrik tesisatı sebebiyle her yağmurda olduğu gibi elektrikler kesilmişti. 4-5 yaşlarında olmama rağmen hala bir beşiğim vardı odamda, neyse gereksiz ayrıntılara takılmayayım. Edebiyatçı kişiliğimi konuşturup odadaki duvar kağıdının deseninden feministlik öğeler bile çıkarabilirim bölümüm sağolsun, neyse. Beşiğimin baş ucunda da pencerem vardı. Annem beni aldı ve camdan baktırttı. İçimden dedim "Annecim? İyi misin bebeğim bu havada ne çıkarıyon beni gece gece camdan dışarı?" ama bir bildiği varmış tabi ki. Sokağın hafif yokuş yol taşlarının üzerinden tonla su sanki yarış pistindeki bir formula aracı gibi hızla ilerliyordu. Etraf zifiri karanlıktı. Hiç ama hiç kimse yoktu yoldan geçen ve de çıt çıkmıyordu (tabi yağmurun sesini saymazsak afsdagfsdagda). Ben annemin güven veren kollarının altında dışarı bakarken, o başladı anlatmaya.

  Gökyüzünün eeenn üstlerinde bir yerlerde, kocaman kocaman bulutlar varmış. Bu bulutlar aynı şişman, tatlı, yaşlı amcalar gibiymiş. Çok kudretlilermiş. Ama gün geçmesin ki heeeep birbirleriyle tartışırlarmış. Ufak ufak şeylerden tartışmaya başlar, birbirlerine küserlermiş. Küsünce suratlarını karartırlarmış, her yer gri olurmuş. Sonra kendilerini tutamaz başlarlarmış tekrar tartışmaya. Hatta öyle bir olurmuş ki bu tartışmalar alevli kavgalara dönermiş ve birbirlerine bas bas bağrınırlarmış. Öyle bir gürlerlermiş ki birbirlerine, bu gürültü, yüzlerce metre aşağıda yaşayan biz insanlara kadar gelirmiş. O buna gürler, bu ona gürlerken iyice sinirlenip birbirlerine şimşeklerini fırlatırlarmış. O şimşeklerin de ışığı taa bize kadar gelirmiş yine. Onlar kavga edip birbirlerine gürleyip, şimşek attıkça çok komik gözükürmüş aşağıdaki insanlara. Hep böyle kavga eder eder sonra barışırlarmış, ama yine kavga etmeden duramazlarmış. Bu hep böyle sürer gidermiş.

  O gece annem bana bunları anlatırken, nasıl canlanmıştı gözümde tombik, devasa bulutlar, herbirinin yüzünde bir Zeus ifadesi, saçlar bukleli bukleli, birbirlerine bağırıyorlar, ellerinde şimşekler, birbirlerine savuruyorlar. Ciddiyetle dinledikten sonra kıkır kıkır gülmeye başlamıştım. Ve taa o günden beri ne zaman gök gürlese, şimşek çaksa, etrafımdakilerin çoğunun aksine korkmaz hatta büyük bir haz ve keyifle mümkünse camı açar sesi öyle dinlerim. Her şimşek çaktığında ve etraf saniyenin onda biri kadar bi sürede gündüz gibi aydınlandığında mest olur, deli gibi yeri döven yağmurun sesiyle kendimden geçerim. Yağmur damlalarının birbirlerini geçmeye çalışarak yere düşüşünü izler, etrafa yayılan o kokuyu ciğerlerime doldurur ve mutluluk sahoşu olurum adeta. Ne zaman hava kapansa, bulutlar grileşse, sanki bahar gelmiş güneş açmış gibi içime bir mutluluk dolar, yağmur yağmaya başladı mı cama yapışır, mümkünse kafamı uzatırım. Hatta daha da mümkünse dışarı çıkarım. O yağmur yüzüme, gözüme, saçlarıma yağar, beni donuma kadar sırıksıklam yapar ya, o an ben dünyanın en mutlu insanı olduğumu sanarım.

17.9.11

Bazen özlersin bir anda..

  Herkes geçmişinde bir döneme hasret duyar her zaman. Çoğu insan çocukluğuna dönmek ister mesela. Bense hep geleceğime umutla bakmak isterdim çocukluğumdan beri. Gelecek çok parlak gözükürdü hep bana, herşeyin daha güzel olacağına inanırdım. Hala öyle aslında, çoğu zaman umutsuz olsam da, kalbimin aklımın hep bir köşesinde geleceğe dair çok şey yüklediğim beklentilerim vardır. Geçmişime dönüp de bakmam pek. Takılıp kaldığım, tekrar tekrar gündeme getirdiğim şey çok olmuştur, çocukluğuma dönsem bazı bazı demişliğim de vardır ama acıyla, hüzünle bakmam geçmişime kimileri gibi. Teyzem geldi bugün bize. Bandırma'da oturuyor normalde, ananemin kız kardeşi. Yeni evimize ilk defa geldi. Ben işe gittiğimde geldi, sabahtan göremedim onu. Eve geldiğimde 4 kere öptü yanaklarımdan, sarıldım ben de ona sıkı sıkı. "Ee naptınız bakalım ben yokken?" dedim, anlattılar annemle. Yere oturdum onları dinlerken, bilgisayarı televizyona bağladık kocaman ekrandan resimlere falan baktık sonra o Zehra'nın izlemeye doyamadığımız, minicikken örümceklere bö böö dediği videoyu açtık teyzeme izletmek için. Teyzemin yazlığında çekilmişti o video. Sonra tekrar konuştuk, sohbet ettik filan.

  Bir anda çocukluğum geldi aklıma. Çocukluğumda bir dönem vardır, ne zaman hatırlasam, o günleri gözümün önüne getirsem nerden geldiğini anlayamadığım bir sıcaklık kaplar içimi, mutluluk verir. Ben küçükken ananemlerin Tatlısu'da yazlığı vardı. Denize sıfırdı, balkonu vardı ön tarafında benim odamdan büyük. Divan vardı kocaman, bir de masa vardı sandalyeleriyle birlikte. Her gün akşam yemeğinden sonra gece yarısına kadar orda otururduk. Yıldızlar, ay bambaşka olurdu o gecelerde. Denizeyse bakmaya doyamazdık. Ay ışığının vurduğu simsiyah deniz asillikle salınırdı sanki bir ileri, bir geri... Her gün denize inerdik, sonra eve gelirdik, akşam yemeği yer ve balkonda otururduk. Bu kadar. Ayrıntı hatırlamıyorum hiç. Birkaç arkadaşım vardı, arkadaki boş arazide oynardık hep. Bir keresinde kertenkele görmüştü kuzenim orda, çığlık çığlığa kaçışmıştık, en çok da ben, hem de görmememe rağmen. O balkonu çok severdim. 5. katta mıydı ne? Hatırlayamıyorum pek. Aşağı bakmaya korkardım ama, çalılıklar filan vardı kocaman, bir de top. Eskimiş, kirlenmiş, sanki yılardır ordaymış gibi bir hali vardı. Hep kaybettiğim topum olduğunu düşünürdüm onun, ama nasıl alacağımı bilmezdim. Evin yanında bir bakkal vardı, adını bilmediğim. Apartmandan nasıl çıkılıp oraya gidildiğini hatırlamıyorum. Bir gece kuzenimle paraları toplayıp kat kat tat almaya karar verdik annemlerden gizlice. O gidip hepimize alacaktı, ben de kapıda bekleyip, o geldiğinde kapıyı belirlediğimiz şifreli bir şekilde çalınca sessizce açacaktım. Çok heyecanlandım o gidince, kimseye haber vermemiştik. Ne kadar büyük bir olaydı bu bizim için! Sonra kapıyı tıklattı yavaşça, açtım, içeri gittik, "Bakııın biz ne aldık, hem de sizden gizli, süpriz" falan dedik.

  Dedem vardı o zamanlar. Buruş kırıştı yüzü. Her sabah sabahın köründe kalkar filtreli sigarasını yakar, dışarı çıkıp sıcacık ekmeklerle beraber aldığı gazetesini eline alıp okurdu. Çok severdi beni. Kapkara olurdum ben güneşten. Mobilya gibi kararırdım hem de. Beyaz bir geceliğim vardı, onu giymişim bir gün. Fotoğraf çektirmişiz, ben dedemin kucağında. Salondaki o eski koltukta. Bir de sehpa vardı, hatırlamıyorum şeklini, rengini. Üstünde hep bir fesleğen olurdu. Sallar sallar kaçardım, yaprakları dökülürdü çünkü. Kızarlardı bana, ama ben çok severdim o yaydığı kokuyu, her gördüğümde çaktırmadan sallar giderdim. Bir de camlarda sineklik vardı onu hatırlıyorum. Sinek öldürmeye bayılırdım. Heryerde çok sinek olurdu yazlıkta. Ölüleriyse daha fazla, karşılarına geçer incelerdim. Kanlı kanlı böyle. Küçüktüm o zaman, anlamazdım ki birçok şeyden. Şimdi bildiklerimin 10'da birini bile bilmezdim belki de. Bir gün ne olduğunu anlayamadan gözüm açıldı sanki. Çocukken bir perde varmış da o kalkmış gibi. Bilmeden, anlamadan yaşamışım çocukluğumda gibi. Hayal de kurmazdım pek çocukken. Yaşardım öylece. Ufak tefek dertlerim vardı kendimce çok önemli. Ben nasıl olduğunu anlamadan geçmiş gtmiş çocukluk günlerim. Geri gelsinler istemiyorum ama. Özlemle, hasretle bakmıyorum o günlerime.

  Bir de kışlık evleri vardı ananemle dedemin Bandırma'da. O zamanlar bu kadar çok site yoktu. Onların evi site içindeydi ve bana çok ilginç gelirdi hep, birbirinin aynı bir sürü ev yanyana. Birbirlerinin aynı olmalarına rağmen diğer binalar nasıl da yabancı gelirlerdi bana. İçlerinde tanımadığım bir sürü insan. Haberim olmayan bir sürü şey. Bilmediğim, bilmediğimin farkında da olmadığım bir sürü kavram. Upuzun koridoru vardı evlerinin. Arkada da bir oda. Geceleri nasıl korkardım o koridordan geçmeye. Arka oda, sitenin arkasındaki alabildiğine uzanan bomboş araziye bakardı. O arazideki topraklardaki çatlaklardan birinin arasına tasom sıkışmıştı. Çıkarabilmiş miydim acaba hatırlamıyorum. Bi de o arka odadaki divanlardan birinin altına kaçmıştı.

  Bandırma'ya giderdik her bayram, tatil. Dedem karşılardı bizi limanda. Ne de çok sevinirdi bizi görünce. Dedem öldükten, yazlık satıldıktan sonra yazları da Bandırma'ya gider olmuştuk. Denizotobüsüyle giderdik. Heyecandan uyuyamazdım bir gece öncesinden her seferinde. Sabah 5'te filan kalkardık, hep sabahtan olurdu çünkü yolculuğumuz. Denize bakardım yol boyunca, ne de güzel engindi, göz alabildiğince uzanıyordu, ondan başka şey gözükmüyordu ufukta. Çok mutlu olurdum. Ananem hastalandı, yataktan kalkamaz oldu. Sonra bir gün, hatırlamıyorum nasıldı, yani hiç hatırlamıyorum, ne hissetmiştim, nasıl haber almıştık. Ananem ölmüştü. Bandırma'daki evi sattılar, eşyaların hepsini dayım aldı. Bi tane demir bişey vardı, gazetelik gibi birşey. Onu istemiştim ben, getirmişlerdi bana. Sonra zamanla gitmez olduk Bandırma'ya, daha doğrusu gidemez. Ara ara gittiğimizdeyse karışık duygular eşliğinde bir yabancılık sunar oldu bana.

  Teyzemin mavi gözlerine bakınca flashback gibi geldi tüm bunlar gözümün önüne. Doldu gözlerim sanki saniyeliğine. Ananemle dedem de olsaydı, bize gelselerdi kalmaya diye istedim. Yanımızda olsalardı, destek olsalardı sıkıntılı anlarımızda. Ananemin tombiş yanaklarından öpseydim. Dedemle neler yaptığımızı hatılamıyorum çok. Ama neyden hoşlanıyorsak onu yapsaydık onla da. Geçmişte yaşamıyorum ama bazen yaşadığım ana getirmek istiyorum bazı dönemlerini geçmişimin. Olmaz ama biliyorum. Kardeşim ikisini de göremedi, onunki daha kötü. Böyle karışık bir şeyler. Üzgün değilim aslında ama, sanki sinirliyim biraz. Ama hiçbir şeye de sinirlenmedim halbuki. Klasik ikizler burcu dengesizliği sendromu.

 Bak işte, o güzel bahçelerden birinde, anenemin kucağındayım ben, herşeyden habersiz, yaşadığının bile farkında değilken.

11.9.11

Meraba

Meraba ben mal mal işe gidip mal mal eve dönen, bunu hergün amaçsızca tekrarlayıp bloguna yazacak iki satır değişik bişey bulamayan kızım.

Ha bişey buldum ama bulmaz olaydım, kuaföre gittim güzelim saçlarımın üstünü kat atma adı altında erkek gibi kısacık kesti lan iğrenç oldu :'(
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...