Ekstraboktanveötesi bir durumla yeniden karşındayım blog. Aha işte aynen şu durumdayım;
Keşke ete kemiğe bürünüp karşıma gelsen, lanet olası bütün önyargılardan uzak, objektif ve sadece benim iyiliğimi düşünen biri olup dikilseydin karşımda, gözlerinin içine bakıp anlatsam sana tüm içinden çıkamadıklarımı, korkularımı, endişelerimi, kafa karışklıklarımı, sen de bana netçe "Sen bunları istiyorsun, bunları da istemiyorsun Larien" desen, o kadar güzel olurdu ki anlatamam.
Benim böyle herbişey anlatabildiğim, akıl sorup, yardım alabileceğim tek ve ilk kişi annemdir. Hiç bir kızın annesine anlatmadığı ve anlatamayacağı şeyleri bile anlatmışımdır anneme. Her şeyimi bilir, herşeyimi rahatlıkla anlatabilirim ona. Ama bir konu var, anlatamıyorum. Neden bilmiyorum. Belki anlata... of her ne boksa, cümleyi bile tamamlayamıyorum o derece karıştı kafam. Yo aslında karışmadı sanki. O, "Belki yarın kalkınca düşüncelerin değişir, ne malum yarın da böyle hissedeceğin?" dedi. Değişir mi bilmiyorum ama şu an için istemiyorum gibi geliyor. İstemiyorum evet. Peki neler yapıyorum ben böyle o zaman? Kendime sorarım; "BU NE PERHİZ BU NE LAHANA TURŞUSU LARİEN? ALLAH BELANI VERMEYE!"
Zamanla olacakmış herşey. Ama ben olmasını isteyip istemedğimi bile bilmiyorum ki. Hatta şu an olsun istemiyorum. Korkuyorum, hem de çok korkuyorum, üstüne bir de neden korktuğumu bilmiyorum. Fahriye teyzeye gideyim beni okusun, kurşun döksün bişey yapsın.
İstemediğim bir duruma, istemediğim halde kendimi bilerek soktum. Ne yaptığımı, niçin ve nasıl yaptığımı bilmiyorum. Sanırım tırlattım. Bu yazdıklarım yetkili mercilerin eline geçerse ve Stumm gibi bir beyne sahiplerse, gelirler beni uykumda deli gömleğine sarar götürürler, sen de böyle mal gibi bakarsın blog. Bari şunu söyle; "İstediğim gibi olacak mı herşey?"
"Nah olacak" deme bana içinden!
skip to main |
skip to sidebar
Hadi bağalım.
<3
Really?
That's it.
Deeermişim..
Everybody is alone on the Earth's heart, pierced by a ray of sun...
Pages
18.8.11
10.8.11
Başlık bulmaya çalışırsam işe geç kalıcam başlığı
Şööööyle uzun uzun yazılar yazayım diyorum ama otumsu, durağan günlerimden uzun yazı yazacak kadar anlamlı şey çıkmıyo. Onun yerine absürd şeylerle uğraşıp duruyorum. Bu sefer de başımda bir sapık var, sapık diyorum da adı sanı ortada, tabi fake değilse (feyk değil fa-ke). Mağazada beni görüp beğenmiş, facebooktan bulmuş, seni bir daha görmek için herşeyi yaparım diyo. Kaçırılmasam bari. Zaten gecenin köründe geliyorum eve.
Üstüne bi de canım babanem bizde kalıyor. Ekstra titiz, hijyen ustası babanem geldiğinden beri evin her yanına şüpheyle bakıyoruz. Eşyalarımızı nereye koyacağımızı, havlularımızı nereye saklayacağımızı şaşırdık annemle. Kendisinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmek istemiyorum ama o zaten banyonun orta yerinde bunu yapmış bir şahsiyet. ö. ("öldüm"ün şifresi) Bi de benim odamda uyuyor. Odamdan soğuyacağım lan. Bi de hastayım hastayım diyip duruyor, yalandan kendini oraya buraya atıyor. Hiç bişeyi olduğu yok halbuki, çocuk gibi dikkat çekmeye çalışıyor. Haftaya Salı'ya kadar da bizdeymiş. Allah anneme sabır versin bütün gün ona maruz kalmak zorunda kalıyor, ben işe gidip kurtuluyorum. İşe gitmeden mağazadan aradılar beni, turist gelmiş anlamamışlar. Telefonda ayaküstü anlattım bişeyler filan, babanemse bana "wuuu nasıl da öğrenmişsin ingilizceyi böyle" dedi. Yaşımı bile bilmeyen dear babaneciğim, okuduğum bölümün doğruluğundan da şüphe duymaya başladı sanırım. Zaten tek olan izin günümde gittiğimiz Feshane'den de başım sesten (ilahi ve sema gösterisinden gelen ses) şişti diyerek erken saatte geri getirtti. Bu arada yaşlı, huysuz kadınlardan söz açılmışken, aşağıdaki teyze 180 derece dönüş yaparak melek kalpli bir kadın oldu çıktı, kadınla kanka olduk ha.
Salak ben, geçenlerde izlediğim korkunç videolar yüzünden geceleri uyuyamıyorum lan. Çok pis korkuyorum, böyle sesler geliyor, gölgeler oynuyor gibi geliyor filan. Sanırım zeka yaşım 5.
Neyse, korkudan, babaneme sinir olmaktan ölmezsem ya da kaçırılmazsam yine yazarım. Seni sevdiğimi bil blog.
Üstüne bi de canım babanem bizde kalıyor. Ekstra titiz, hijyen ustası babanem geldiğinden beri evin her yanına şüpheyle bakıyoruz. Eşyalarımızı nereye koyacağımızı, havlularımızı nereye saklayacağımızı şaşırdık annemle. Kendisinin kirli çamaşırlarını ortaya dökmek istemiyorum ama o zaten banyonun orta yerinde bunu yapmış bir şahsiyet. ö. ("öldüm"ün şifresi) Bi de benim odamda uyuyor. Odamdan soğuyacağım lan. Bi de hastayım hastayım diyip duruyor, yalandan kendini oraya buraya atıyor. Hiç bişeyi olduğu yok halbuki, çocuk gibi dikkat çekmeye çalışıyor. Haftaya Salı'ya kadar da bizdeymiş. Allah anneme sabır versin bütün gün ona maruz kalmak zorunda kalıyor, ben işe gidip kurtuluyorum. İşe gitmeden mağazadan aradılar beni, turist gelmiş anlamamışlar. Telefonda ayaküstü anlattım bişeyler filan, babanemse bana "wuuu nasıl da öğrenmişsin ingilizceyi böyle" dedi. Yaşımı bile bilmeyen dear babaneciğim, okuduğum bölümün doğruluğundan da şüphe duymaya başladı sanırım. Zaten tek olan izin günümde gittiğimiz Feshane'den de başım sesten (ilahi ve sema gösterisinden gelen ses) şişti diyerek erken saatte geri getirtti. Bu arada yaşlı, huysuz kadınlardan söz açılmışken, aşağıdaki teyze 180 derece dönüş yaparak melek kalpli bir kadın oldu çıktı, kadınla kanka olduk ha.
Salak ben, geçenlerde izlediğim korkunç videolar yüzünden geceleri uyuyamıyorum lan. Çok pis korkuyorum, böyle sesler geliyor, gölgeler oynuyor gibi geliyor filan. Sanırım zeka yaşım 5.
Neyse, korkudan, babaneme sinir olmaktan ölmezsem ya da kaçırılmazsam yine yazarım. Seni sevdiğimi bil blog.
9.8.11
Bir nostalji; Daily Stuff vol bilmemkaç
Evdeki huzur herşey demek hakkaten. Sıkıntın olsa da, günün kötü geçse de evde seni seven, bekleyen, varlığından mutluluk duyan insanları ve yüzlerindeki mutluluğu görmek insanı hafifletiyor. En sıkıntılı anlarda bile destek olmak gerek birbirine, anlayış gerek. İdare etmek, kırmamak lazım.
- Kendime not; En büyük hazinen seni seven insanlar çevrendeki, değerini bil.
Teşekkür etmeyi bilmeyen insanlardan nefret ediyorum. "Hoşçakal, meraba" dediğimde karşılık vermeyen öküz insanlardan, bana "gerizekalı sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diyen aşağılık, pislik pezevenkten ise ekstra nefret ediyorum.
Nerde çokluk orda bokluk he. Bi de azı karar çoğu zararmış yani. Az kişi olan minibüste insanlar daha insan sanki. Daha çok yardım ediyo insanlar birbirlerine, otobüslerde kim kime dum duma. For example, çok kişilik sınıfta çekiniyorum ben mesela konuşmaktan filan. Az kişi olunca rahat oluyorsun. Bi de mesela az ama yeterli sayıda insanla gezerken çok eğlenirsin, çok kişi olunca sorun çıkar mutlaka. Ama tamamen yalnızken de hiçbir şey daha keyifli değil. Yalnızlık Allah'a mahsus hakkaten. İnsan diğer insanların içinde, onlarla etkileşim içindeyken insan oluyor. Tek kişinin olduğu bir facebook düşünsene blog. Facebook'un Facebook olması, orda birden çok insan olmasından dolayı. Benböyleabsürdşeylerdedüşünebiliyorumiştebazen. Tek başıma denizi izlemeyi severim belki evet ama, o denizi izlemeye tek başıma gitmeyi sevmem.
Avm'de adım çıkacak diye korkmaya başladım lan. Cookshop'taki çocuk çay, Hotiç'teki kahve, Malatya Pazarı'ndakiyse yemek ısmarlıcam diyip duruyor.
Ben minibüse binmeye çalışan yaşlı kadına anında yardım edenlerin, gülümsediğimde gülümseyen, iltifat eden, "merhaba" dediğimde karşılık veren, yalancı olmayan, kalp kırmayan, çıkarcı davranmayan, hayalkırıklığına uğratmayan, kıskanç olmayan insanların olduğu bir dünyada yaşamak istiyorum.
Çok ilginç, ben duygularımı, heyecanımı filan kontrol edemiyorum ama beynimi kontrol edebiliyorum sanki. Midemin bulantısını, sıtmamı engelleyemiyorum ama aklım birşeye takılmışsa bile ders çalışabiliyorum gibi (aşırı şeyler hariç canım, boru değiliz heralde). Hangisi daha iyi bilemedim şimdi. Fikirlerimi, beynimi ikna edebiliyorum bazen ama duygularım üzerinde hakimiyet kuramıyorum bir türlü.
Dikkat ettim de ben hiç bekletmem ama hep beklerim, yani bekletirim. Batsın bu dünya! Beklemeyip de bekletene yazıklar olsuunnn.
Bugünlerde herkesi birilerine benzetiyorum. Gittim adamın birine selam verdim, "naberrr" dedim pişmiş kelle gibi, birini kuzenime benzettim tam gülümsedim adama, sonra zor toparladım, otobüsteki kızı lise arkadaşım sanıp yerimden kalkıp yanına gittim, baktım tabi ki o değilmiş. Ama beteri de varmış, arkadaşımın biri tren istasyonunda sevgilisini beklerken, o sanıp gitmiş yabancının tekine sarılmış resmen. Ahaha bi de sevgilisinin tam o anda gördüğünü düşünsene blog, gel de açıkla durumu. Sandığın gibi değil, açıklayabilirim. :D
Starbucks'a filtre kahve yaptırmaya girmiştim mağaza için. Kasada duran çocuğa Frappuccino'nun içinde neler olduğunu sordum, o da söyledi. Tam kahveleri alıp gidecekken, "bi dk dur sen" dedi, bide baktım ki minicik bir bardak içine hazırlayıvermiş Frappuccino'yu. Nasıl mutlu oldum ufacık bi bardakla anlatamam. Artık yeni favorim Frappuccino. O yea.
Bu arada Converse'lerin kenarları hiç yırtılmasın istiyorum.
Ben yüzüne bakıp birşey anlatırken yarıda kesip başkasıyla ilgilenen insanlardan nefret ediyorum. Birşey anlatırken yüzüme bakmayan ama ben dinliyorum seni diyip başka şeyle ilgilenip, başka yere bakan insanlardan daha çok nefret ediyorum.
Tam sessizliğin hakim olduğu anlarda kulaklarımda yankılanmaya başlayan, neden, nasıl, ne sebeple olduğunu anlayamadığım sonsuz bir diiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiittt sesi, bi git başımdan Allah'ını seversen.
Mis gibi parfüm kokan erkekler, evet arkanızdan burnunu uzatıp koklayan ve hayran kalan kız benim. Sizi çok seviyorum.
Arkaşım yeni çıkmaya başladığı sevgilisinin attığı mesajları okuturken, o güzel sözlere inanmayarak bakmak, bir gün biteceğini bilmek, o günleri özleyeceğini bilmek hiç hoş değil.
Bu yaz sıcağında Çeşme gibi bir yere gidip, beach clublardan herhangi birinde, şu şarkıyla deliler gibin dans etmek istiyorum.
Defterdeki tüm tek cümle halinde olan notları toparladım ve yazdım aylar sonunda hele şükür. Bi de nostalji olsun dedim böööyle karman çorman filan, iyidir iyidir. Sıkıldım o depresif hallerimden, yanlış tanıcan beni diye korktum blog. Seni seviyorum. Kib, mucx, ok by.
- Kendime not; En büyük hazinen seni seven insanlar çevrendeki, değerini bil.
Teşekkür etmeyi bilmeyen insanlardan nefret ediyorum. "Hoşçakal, meraba" dediğimde karşılık vermeyen öküz insanlardan, bana "gerizekalı sen benim kim olduğumu biliyor musun?" diyen aşağılık, pislik pezevenkten ise ekstra nefret ediyorum.
Nerde çokluk orda bokluk he. Bi de azı karar çoğu zararmış yani. Az kişi olan minibüste insanlar daha insan sanki. Daha çok yardım ediyo insanlar birbirlerine, otobüslerde kim kime dum duma. For example, çok kişilik sınıfta çekiniyorum ben mesela konuşmaktan filan. Az kişi olunca rahat oluyorsun. Bi de mesela az ama yeterli sayıda insanla gezerken çok eğlenirsin, çok kişi olunca sorun çıkar mutlaka. Ama tamamen yalnızken de hiçbir şey daha keyifli değil. Yalnızlık Allah'a mahsus hakkaten. İnsan diğer insanların içinde, onlarla etkileşim içindeyken insan oluyor. Tek kişinin olduğu bir facebook düşünsene blog. Facebook'un Facebook olması, orda birden çok insan olmasından dolayı. Benböyleabsürdşeylerdedüşünebiliyorumiştebazen. Tek başıma denizi izlemeyi severim belki evet ama, o denizi izlemeye tek başıma gitmeyi sevmem.
Avm'de adım çıkacak diye korkmaya başladım lan. Cookshop'taki çocuk çay, Hotiç'teki kahve, Malatya Pazarı'ndakiyse yemek ısmarlıcam diyip duruyor.
Ben minibüse binmeye çalışan yaşlı kadına anında yardım edenlerin, gülümsediğimde gülümseyen, iltifat eden, "merhaba" dediğimde karşılık veren, yalancı olmayan, kalp kırmayan, çıkarcı davranmayan, hayalkırıklığına uğratmayan, kıskanç olmayan insanların olduğu bir dünyada yaşamak istiyorum.
Çok ilginç, ben duygularımı, heyecanımı filan kontrol edemiyorum ama beynimi kontrol edebiliyorum sanki. Midemin bulantısını, sıtmamı engelleyemiyorum ama aklım birşeye takılmışsa bile ders çalışabiliyorum gibi (aşırı şeyler hariç canım, boru değiliz heralde). Hangisi daha iyi bilemedim şimdi. Fikirlerimi, beynimi ikna edebiliyorum bazen ama duygularım üzerinde hakimiyet kuramıyorum bir türlü.
Dikkat ettim de ben hiç bekletmem ama hep beklerim, yani bekletirim. Batsın bu dünya! Beklemeyip de bekletene yazıklar olsuunnn.
Bugünlerde herkesi birilerine benzetiyorum. Gittim adamın birine selam verdim, "naberrr" dedim pişmiş kelle gibi, birini kuzenime benzettim tam gülümsedim adama, sonra zor toparladım, otobüsteki kızı lise arkadaşım sanıp yerimden kalkıp yanına gittim, baktım tabi ki o değilmiş. Ama beteri de varmış, arkadaşımın biri tren istasyonunda sevgilisini beklerken, o sanıp gitmiş yabancının tekine sarılmış resmen. Ahaha bi de sevgilisinin tam o anda gördüğünü düşünsene blog, gel de açıkla durumu. Sandığın gibi değil, açıklayabilirim. :D
Starbucks'a filtre kahve yaptırmaya girmiştim mağaza için. Kasada duran çocuğa Frappuccino'nun içinde neler olduğunu sordum, o da söyledi. Tam kahveleri alıp gidecekken, "bi dk dur sen" dedi, bide baktım ki minicik bir bardak içine hazırlayıvermiş Frappuccino'yu. Nasıl mutlu oldum ufacık bi bardakla anlatamam. Artık yeni favorim Frappuccino. O yea.
Ben yüzüne bakıp birşey anlatırken yarıda kesip başkasıyla ilgilenen insanlardan nefret ediyorum. Birşey anlatırken yüzüme bakmayan ama ben dinliyorum seni diyip başka şeyle ilgilenip, başka yere bakan insanlardan daha çok nefret ediyorum.
Tam sessizliğin hakim olduğu anlarda kulaklarımda yankılanmaya başlayan, neden, nasıl, ne sebeple olduğunu anlayamadığım sonsuz bir diiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiiittt sesi, bi git başımdan Allah'ını seversen.
Mis gibi parfüm kokan erkekler, evet arkanızdan burnunu uzatıp koklayan ve hayran kalan kız benim. Sizi çok seviyorum.
Arkaşım yeni çıkmaya başladığı sevgilisinin attığı mesajları okuturken, o güzel sözlere inanmayarak bakmak, bir gün biteceğini bilmek, o günleri özleyeceğini bilmek hiç hoş değil.
Bu yaz sıcağında Çeşme gibi bir yere gidip, beach clublardan herhangi birinde, şu şarkıyla deliler gibin dans etmek istiyorum.
Defterdeki tüm tek cümle halinde olan notları toparladım ve yazdım aylar sonunda hele şükür. Bi de nostalji olsun dedim böööyle karman çorman filan, iyidir iyidir. Sıkıldım o depresif hallerimden, yanlış tanıcan beni diye korktum blog. Seni seviyorum. Kib, mucx, ok by.
17.7.11
bugün, şu an, tam da böyle düşündüm
Sistemin ağzına sıçayım. İstediğim şeylerin hiçbirini yapamıyorum, istemediklerimiyse hergün kırk kere. Ot kafa oldum, mal mal yaşıyorum. Ne hoş.
15.7.11
Astenofobi
Her şey iyice boktanlaşmaya başladı. Hiçbir şeyden zevk almıyorum, aldığım nefes nefes etkisi yaratmıyo. Kimseyle geçinemez oldum, annemle bile tartışıyoruz ufak ufak sürekli. Kimse beni anlamıyo triplerine giricem yakında. Anlatsam kimse anlamaz. Anlasınlar da istemiyorum. Sıkıldım millete meramımı anlatmaya çalışmaktan, yanlış anlaşılmaktan korkmaktan. Kimseyi idare edesim gelmiyo. Kimseyle konuşmak da istemiyorum. Kimse beni anlasın da istemiyorum, yardım etsin de istemiyorum. Böyle mal mal dolanayım etrafta. Kafatasımın içini boşaltıp, birsürü pamuk doldurmak istiyorum. Depresyonun eşiğinde miyim, tam içinde mi onu da bilmiyorum. Hani klişe bir laf vardır ya duvarlar üstüme üstüme geliyor. Bardağın dolu tarafı hiç çarpmıyor gözüme. Alttakileri değil üsttekileri görüyorum. Ulaşamadığım çok şey var. Belki başkalarının sahip olmak için canlarını verebileceği bir sürü şeye sahibim ama anlayacak psikolojide değilim şu an. Acıdığım insanlara döndüm. Umarım yarın bu halimi hatırlar ve kendimden utanırım.
14.7.11
İtiraf ediyorum; ben bir hayvansevmezim.
Hayvansevmezliğim, 9 yıl önce yazlıkta, ata armut yedirmek amacıyla çıktığımız ağaçtan düşüp, kolumun löp et kısmından bir parçasının kopması ve atın buna değmeyeceğini anlamamla başladı.
Hele konu haşeratsa çirkinleşebiliyorum. Yazın başlangıcıyla, ortalıkta görülme vakaları artan börtü böcek beni fazlasıyla tedirgin ediyor. Geçen akşam yatak odasına girince feryadı basan annemin sesiyle başladı bu konuya derin bir bakış atmam. Yatak odamızın perdesinin üzerinde hayvan kadar (aslında 5-6 cm bişey) bir kertenkele vardı. Ayyy yazarken bile içim bi garip oluyo lan. Kimse elini sürmeye cesaret edemediği için, evin erkeği-babamı çağırdık tabi. Ama benim babam karafatma görse anneme yalvarır git nolur öldür diye. Bu sefer tepkimizi koyduk, ellemiyoruz hiçbirimiz diyince, e kimse ellemezse de evde kalamayacağı için babacığım garibim mecburen aldı eline bir maşa(!) ve çıktı yatağın üstüne. Mükemmel terminating aleti olan maşasıyla kıstırdı kertenkeleyi tülün arasına. Planımız o kertenkeleyi perdeyle tutup camı açıp dışarı atmaktı. Ama tabi ki öyle olmadı. Tam ben de yardıma gitmiş perdeyi yerinden çıkarmaya çalışırken, kertenkele babamın elinden kaydı ve yatağın üstüne düştü. Babamdaki çığlığı opera söyleyen kadınlardan duymadım ben. Kertenkele yatakta oynadıkça babam da hoplamaya başladı bağıra çağıra. Biz tabi trajikomik halimize gülmekten yardım edemedik. O kıvrak yaratığı tutamadık ve ortalığa iğğğrenç bir sessizlik çöktü. Ne kertenkele vardı ne de ardında bıraktığı bir iz.
Sonuç;
Yatağın bazasında ne var ne yoksa koridora yığıldı,
Babamın telaşla yatağı kaldırmasının ardından yatağın ayakları kırıldı,
Yatağın altındaki kertenkele yakalandı ve tahliye edildi,
Ayaklar kırıldığı için yerine koyamadığımız tonla çeyizimsi eşya evin ortalık yerinde ertesi güne kadar kalakaldı.
Bi de benim en nefret ettiğim hayvan kedi, en sinir olduğum da karıncalardır. Şimdiye kadar oturduğumuz her evde, yaz zamanı tezgahın üstü karıncadan gözükmez, tabiri caizse girmedikleri bir kıçımız kalırdı karıncaların. Nihayet yeni bir eve taşınıp da karıncadan eser göremeyince ohh diyeceğimizi düşündük. Ne güzel hayallerdi onlar. Geçen gün işe gitmek üzere evden çıktığım vakit kapıda yürüyen bir karınca gördüm. "Hass.... be sen nerden" çıktın diye düşünüp ittirdim gitti. Derkennn baktım bir karınca, iki karınca, üç karınca, sonu gelmiyo. Bir de bakayım ki şerefsizler yol yapmışlar merdivenlerin dibinden, bizim kapıya doğru ilerliyorlar. Ben evimi orda öylece savunmasız bırakıp gider miyim hiç? Gitmedim evet, ve böcek ilacı bulamadığımdan mütevellit annemin eski bir parfümünü kaptım ve pis karıncaların üstüne üstüne sıktım. Parfüm bitip de karıncaların hala kökünü kurutamamış olduğum için bu sefer bulduğum kolonya şişesini dibine indirene kadar boşalttım üzerlerine. Hepsinin öldüğüne kanaat getirince, geç kaldığım işime doğru yola koyuldum. Ama onlar yenilir mi? Yenilmezler tabi, ne gerek vardı canım bu kadar çalışkan olmalarına.
Sonuç,
İşe geç kaldım,
Evi karıncalardan yine de koruyamadım,
Henüz popomuza kadar gelememiş olsalar da evin yerlerinde görülmeye başladılar.
Kaldırımda kedi, yolda da gelen bir araba varsa, kediden uzak durmak uğruna arabanın önüne bile atarım kendimi, atmışlığım da vardır yani. Nasıl severler şu hayvanları? Kedi tırmalar, köpek ısırır, arı sokar, aslan yer, akrep sokar, yılan zehirler, yengeç sıkıştırır, kuş gagalar, köpekbalığı ısırır koparır bi de parçalar, fare, söylememe gerek bile yok.
Ama benim de sevdiğim bir hayvan var. O da, KOALA! Çok severim hem de. Çok şirin bişey. Ayrıca da kolay kolay görebileceğim, bana dokunamayacak bir hayvan.
Hele konu haşeratsa çirkinleşebiliyorum. Yazın başlangıcıyla, ortalıkta görülme vakaları artan börtü böcek beni fazlasıyla tedirgin ediyor. Geçen akşam yatak odasına girince feryadı basan annemin sesiyle başladı bu konuya derin bir bakış atmam. Yatak odamızın perdesinin üzerinde hayvan kadar (aslında 5-6 cm bişey) bir kertenkele vardı. Ayyy yazarken bile içim bi garip oluyo lan. Kimse elini sürmeye cesaret edemediği için, evin erkeği-babamı çağırdık tabi. Ama benim babam karafatma görse anneme yalvarır git nolur öldür diye. Bu sefer tepkimizi koyduk, ellemiyoruz hiçbirimiz diyince, e kimse ellemezse de evde kalamayacağı için babacığım garibim mecburen aldı eline bir maşa(!) ve çıktı yatağın üstüne. Mükemmel terminating aleti olan maşasıyla kıstırdı kertenkeleyi tülün arasına. Planımız o kertenkeleyi perdeyle tutup camı açıp dışarı atmaktı. Ama tabi ki öyle olmadı. Tam ben de yardıma gitmiş perdeyi yerinden çıkarmaya çalışırken, kertenkele babamın elinden kaydı ve yatağın üstüne düştü. Babamdaki çığlığı opera söyleyen kadınlardan duymadım ben. Kertenkele yatakta oynadıkça babam da hoplamaya başladı bağıra çağıra. Biz tabi trajikomik halimize gülmekten yardım edemedik. O kıvrak yaratığı tutamadık ve ortalığa iğğğrenç bir sessizlik çöktü. Ne kertenkele vardı ne de ardında bıraktığı bir iz.
Sonuç;
Yatağın bazasında ne var ne yoksa koridora yığıldı,
Babamın telaşla yatağı kaldırmasının ardından yatağın ayakları kırıldı,
Yatağın altındaki kertenkele yakalandı ve tahliye edildi,
Ayaklar kırıldığı için yerine koyamadığımız tonla çeyizimsi eşya evin ortalık yerinde ertesi güne kadar kalakaldı.
Bi de benim en nefret ettiğim hayvan kedi, en sinir olduğum da karıncalardır. Şimdiye kadar oturduğumuz her evde, yaz zamanı tezgahın üstü karıncadan gözükmez, tabiri caizse girmedikleri bir kıçımız kalırdı karıncaların. Nihayet yeni bir eve taşınıp da karıncadan eser göremeyince ohh diyeceğimizi düşündük. Ne güzel hayallerdi onlar. Geçen gün işe gitmek üzere evden çıktığım vakit kapıda yürüyen bir karınca gördüm. "Hass.... be sen nerden" çıktın diye düşünüp ittirdim gitti. Derkennn baktım bir karınca, iki karınca, üç karınca, sonu gelmiyo. Bir de bakayım ki şerefsizler yol yapmışlar merdivenlerin dibinden, bizim kapıya doğru ilerliyorlar. Ben evimi orda öylece savunmasız bırakıp gider miyim hiç? Gitmedim evet, ve böcek ilacı bulamadığımdan mütevellit annemin eski bir parfümünü kaptım ve pis karıncaların üstüne üstüne sıktım. Parfüm bitip de karıncaların hala kökünü kurutamamış olduğum için bu sefer bulduğum kolonya şişesini dibine indirene kadar boşalttım üzerlerine. Hepsinin öldüğüne kanaat getirince, geç kaldığım işime doğru yola koyuldum. Ama onlar yenilir mi? Yenilmezler tabi, ne gerek vardı canım bu kadar çalışkan olmalarına.
Sonuç,
İşe geç kaldım,
Evi karıncalardan yine de koruyamadım,
Henüz popomuza kadar gelememiş olsalar da evin yerlerinde görülmeye başladılar.
Kaldırımda kedi, yolda da gelen bir araba varsa, kediden uzak durmak uğruna arabanın önüne bile atarım kendimi, atmışlığım da vardır yani. Nasıl severler şu hayvanları? Kedi tırmalar, köpek ısırır, arı sokar, aslan yer, akrep sokar, yılan zehirler, yengeç sıkıştırır, kuş gagalar, köpekbalığı ısırır koparır bi de parçalar, fare, söylememe gerek bile yok.
Ama benim de sevdiğim bir hayvan var. O da, KOALA! Çok severim hem de. Çok şirin bişey. Ayrıca da kolay kolay görebileceğim, bana dokunamayacak bir hayvan.
8.7.11
Monotonism
Şimdi gitti yani herkes. Bildiğin tek kaldım lan koca İstanbul'da, çok lazımmış gibi. Aslında her zaman giderdi herkes bir yerlere ama bu kadar koymazdı ki. Sınıftaki en yakın arkadaşlarımdan biri Rize'ye, biri İzmir'e, biri Hatay'a, biri Fransa'ya ve 5'i de Amerika'ya gitti. Kimse kalmadı yani. Normalde de giderlerdi ama bu sefer çok gittiler sanki. Kalan olmak bok gibi bişi. Hadi tatile çıksam filan yine iyi, bildiğin işe de başladım blog. Samsungçu oldum baya baya. Teknik bilgi manyağı da oldum zaten, hatta gelip de "bu cep telefonu şimdi elektrikle çalışıyor dimi" diye soran insanlara cevap verebilecek düzeye bile geldim sayılır yani o derece.
Hergün aynı şeyi yapmaktan, zaten monotonluğa meyilli hayatım iyice monoton olmak için maratona girmiş durumda. Her gün sabahın köründe kalk, işe git, çalış, gel, yemek ye, bir sürü şey yapmayı planma ama hiçbirini yapamadan yat. Bu yazıyı yazmak için bile kaç gün erteledim durdum, fırsat bulamadım. Umarım yaptığım işi severim. Hala tam olarak alışamadım ortama, işe filan. Yaptığım şeyi seversem günlerim çok güzel geçer, öldürücü yorgunlukları bile umursamam, dokunmaz bana. Ama sevmedim mi, ısınamadım mı sıçtım demektir. İşkence olur bana geçirdiğim her gün. Her saati sayarım tek tek, adeta çökerim, ruhum yaşlanır. İnşallah severim yani. 2 gün oldu bugün, dua et blog.
Depresyona girmesine ramak kalan iç dünyama iyi gelen bir şey, akşamları yemekten sonra bahçeye çıkıp komşularla çay içmek, sohbet etmek. Ertesi gün iş olduğu için ben erkenden kalkıp yatmaya geliyorum ama o kötü oluyo, onları sohbetin en koyu yerinde bırakmak falan. Hep istediğim, özendiğim komşuluk ilişkileri şimdilik var gibi gözüküyor. Umarım böyle devam eder. Tamamen beton parke taşları üzerine kurulmuş yapay bahçemiz, piknik masamız ve huzurumuz bozulmaz inşallah.
Çok çalışıyorum lan. Patron buldu ameleyi, alışmam lazım ayağına 12 saat çalıştırıyo beni. Tamam da arkadaşım gün 24 saat olunca yetmiyo kalan zaman bana. Eve gelince yemek mi yiyeyim, dinleneyim mi, televizyon mu izleyeyim, nette mi takılayım şaşırıyorum. Bloga yazı bile yazmaya vakit bulamıyorum. Sorsan oje sürücem bi de 4 gündür. Bi gün sürücem inşallah. Pazartesi'den sonra 9 saate incekmiş çalışma saatlerim, düzene girecekmiş. Hadi inşallah. Avm'de çalışmak kıl bişeymiş. Allah sürekli çalışanlara kolaylık versin valla. Bi de elektrik yüklü ortam, önüme geleni çarpıyorum falan, zaten stres iyonları yüklü vücudumu iyicene germiş, elektriklemiş durumdayim.
İyice kısırdöngü haline geldi yani herbişey. Mezun olunca böyle mi olacak artık hep? Hayat durmadan ne olduğunu anlayamadığımız, göremediğimiz ve bilemediğimiz birşeylerin peşinde koşmakla, koşarken hayatın kendisini unutmakla mı geçecek? Öyleyse bitmesin lan okul mokul, hep öğrenci olalım. Paraları hep KYK versin ehehe. Uykum gelmediği halde, erken kalkmam gerektiği için uyumaya çalışmak da çok dandik bi durum. Bi de şimdi bu saat oldu hala uyumadım ya, gerildim uyumam lazım uyumam lazım diye.
Bidebinot: Senin yapmayı çok isteyip de yapamadığın birşeyi, çevrendeki hemen hemen herkesin yapması ve bunu senin sadece seyredebilmen ekstraboktanveötesi bi durum, evet.
Bidedahaönemlibinot: Bunlar okuyan blog kardeşim, sakın "aman bu kız da ilk defa bi işe girmiş, milletin her zaman yaptığı şeylerden yakınıp duruyo" deme, bozuşuruz. Ben 12514254 tane işte çalıştım, halden anlarım, ayık ol. Bir dahaki sızlanmamda görüşürüz. Öptüm ok bay.
Depresyona girmesine ramak kalan iç dünyama iyi gelen bir şey, akşamları yemekten sonra bahçeye çıkıp komşularla çay içmek, sohbet etmek. Ertesi gün iş olduğu için ben erkenden kalkıp yatmaya geliyorum ama o kötü oluyo, onları sohbetin en koyu yerinde bırakmak falan. Hep istediğim, özendiğim komşuluk ilişkileri şimdilik var gibi gözüküyor. Umarım böyle devam eder. Tamamen beton parke taşları üzerine kurulmuş yapay bahçemiz, piknik masamız ve huzurumuz bozulmaz inşallah.
Çok çalışıyorum lan. Patron buldu ameleyi, alışmam lazım ayağına 12 saat çalıştırıyo beni. Tamam da arkadaşım gün 24 saat olunca yetmiyo kalan zaman bana. Eve gelince yemek mi yiyeyim, dinleneyim mi, televizyon mu izleyeyim, nette mi takılayım şaşırıyorum. Bloga yazı bile yazmaya vakit bulamıyorum. Sorsan oje sürücem bi de 4 gündür. Bi gün sürücem inşallah. Pazartesi'den sonra 9 saate incekmiş çalışma saatlerim, düzene girecekmiş. Hadi inşallah. Avm'de çalışmak kıl bişeymiş. Allah sürekli çalışanlara kolaylık versin valla. Bi de elektrik yüklü ortam, önüme geleni çarpıyorum falan, zaten stres iyonları yüklü vücudumu iyicene germiş, elektriklemiş durumdayim.
İyice kısırdöngü haline geldi yani herbişey. Mezun olunca böyle mi olacak artık hep? Hayat durmadan ne olduğunu anlayamadığımız, göremediğimiz ve bilemediğimiz birşeylerin peşinde koşmakla, koşarken hayatın kendisini unutmakla mı geçecek? Öyleyse bitmesin lan okul mokul, hep öğrenci olalım. Paraları hep KYK versin ehehe. Uykum gelmediği halde, erken kalkmam gerektiği için uyumaya çalışmak da çok dandik bi durum. Bi de şimdi bu saat oldu hala uyumadım ya, gerildim uyumam lazım uyumam lazım diye.
Bidebinot: Senin yapmayı çok isteyip de yapamadığın birşeyi, çevrendeki hemen hemen herkesin yapması ve bunu senin sadece seyredebilmen ekstraboktanveötesi bi durum, evet.
Bidedahaönemlibinot: Bunlar okuyan blog kardeşim, sakın "aman bu kız da ilk defa bi işe girmiş, milletin her zaman yaptığı şeylerden yakınıp duruyo" deme, bozuşuruz. Ben 12514254 tane işte çalıştım, halden anlarım, ayık ol. Bir dahaki sızlanmamda görüşürüz. Öptüm ok bay.
About Me
- Larien
- Tam anlamıyla burcunun özelliklerini taşıyan, dakikası dakikasına uymayan, fazlaca saf ve iyi niyetli, ota boka midesi bulanan, bazı bazı karamsar ve olumsuz, felaket tellalı, saçma sapan takıntıları ve korkuları olan, sakar the king, film izlerken veya kitap okurken kendinden geçip adeta yaşayan ve etrafındakilerin alay konusu olan, hafiften(!) ayran gönüllü (annem "Eyvah, bu kız evlenince kocasından da bıkcak." der), her türlü yemeğin üzerine kaşar peyniri rendesi koymaya meyilli, insani değerlere fazlasıyla önem veren ve kendi gibi insanlar arayan bi tipim. Arkası yarın ahaha.
Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden birşey ummam. Beklentiler daima yaralar. Hayat kısadır. Öyleyse hayatınızı sevin. Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin. Sadece kendiniz için yaşayın ve;
-Konuşmadan önce dinleyin,
-Yazmadan önce düşünün,
-Harcamadan önce kazanın,
-Dua etmeden önce bağışlayın,
-İncitmeden önce hissedin,
-Nefret etmeden önce sevin,
-Vazgeçmeden önce çabalayın,
-Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Shakespeare
-Konuşmadan önce dinleyin,
-Yazmadan önce düşünün,
-Harcamadan önce kazanın,
-Dua etmeden önce bağışlayın,
-İncitmeden önce hissedin,
-Nefret etmeden önce sevin,
-Vazgeçmeden önce çabalayın,
-Ölmeden önce yaşayın.
Hayat budur. Onu hissedin, onu yaşayın ve ondan hoşnut olun.
Shakespeare
Followers
Hadi bağalım.
<3
Really?
That's it.
Deeermişim..
Blogger tarafından desteklenmektedir.





